Hoşgeldiniz, Misafir
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 17
 

AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Immanuel Kant in elestirel felsefesi nedir?hakkında...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Immanuel Kant in elestirel felsefesi nedir?hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:40 pm

Immanuel Kant’ın Eleştirel Felsefesi



Aydınlanma felsefesinin, elbette birçok varyantı vardır. Bununla birlikte,
fılozof Immanuel Kant (1724-1804), bu fikirlerin gelişiminde esaslı bir yer
işgal eder. Ona, eserlerinin farklı yönlerine dikkat çekilmek ve bunların
içinden de farklılık gösteren kimi yorumlara iltimas geçilmekle birlikte, hem
analitik gelenek(20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında
yaygınlaşan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliştiren ve
felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının
tümüne verilen ad.) içinde yer alan filozoflar ve hem de Kıta Avrupası felsefesi
geleneği içinde yer alan filozoflar tarafından, büyük bir şahsiyet olarak saygı
gösterilir. Kant 'ın `eleştirel felsefesi' insanî bilgi ve tecrübenin
sınırlarıyla temel teşkil eden yapısını ortaya koymaya çalışır ki, bu, insan
aklının felsefî ya da `metafiziksel' sorularla olan ilişkisi içinde yüz yüze
geldiği ikilemi yansıttığı için, ta baştan beri hem olumsuz ve hem de olumlu
niyetler içeren bir projedir: “İnsan aklının, bilgisinin bir türünde, aklın
bizzat kendisinin doğası tarafından emredildiği için göz ardı edemediği, ama tüm
güçlerini aştığı için de, cevaplamaya muvaffak olamadığı sorular tarafından
sıkıntıya sokulma gibi garip bir yazgısı vardır.”



Kant 'ın eleştirel felsefesi , Aydınlanma düşüncesinin temel konularından
birçoğunu anlamlı bir biçimde bir araya getirdiği için, Avrupa felsefesinin daha
sonraki gelişiminde esaslı bir rol .oynayabilmiştir. Hepsinden önemlisi, onun,
dış dünyaya ilişkin, varlığı en açık bir biçimde doğa bilimlerinde kanıtlanan
bilgi türüyle ilgili olan `saf aklın' eleştirisi, dönemin muhtemelen temel
felsefi tartışması olmuş olan konuda karşıt kampların, empirizm ve rasyonalizmin
yaratıcı bir sentezini sağlar.



Gerek empirizm ve gerekse rasyonalizm karakteristik bir biçimde, insan bilgisini
sağlam ve şüphe edilemez temeller üzerine oturtmaya ve dinî bilginin düzmece
iddialarına karşı koymaya çalışır. Bu tutum, haklı kılınamayan iddialar ve bâtıl
itikat kalıntılarından arındırılmış bir dinî inançla, elbette uyuşmaz değildir.
İnsan bilgisini oldukça yetersiz bir alet olarak gören şüpheci empiristler,
alternatif bilgelik kaynaklarına zaman zaman açık olmuşlardır.

John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David
Hume gibi empiristler, insan bilgisinin tümünün son çözümlemede tecrübelere -dış
dünyaya ilişkin `izlenimler'imize ya da `duyumlara' veya `gözlemler'e
dayandığını öne sürerler. a posteriori ya da bizim yalnızca uygun tecrübelere
sahip olduktan sonra erişebileceğimiz bir ,sey olduğunu savunurlar. Bilgimiz
doğuştan düşüncelere dayanmaz: Dünyaya geldiğimizde, zihin boş bir levha veya
tabula rasadır.



Rasyonalistler ise, tam tersine, bizim insan bilgisinin önemli, muhtemelen en
önemli örneklerine, tecrübeden önce ya da bağımsız olarak erişebileceğimizi öne
sürerler. Rasyonalistler, felsefede Platonik geleneğe daha yakındırlar. Gözde
modelleri olarak doğa biliminden ziyade saf matematik ve mantığı seçen
rasyonalistler, bu tür bilginin yalnızca, bizim a priori ya da tecrübeden
bağımsız bir biçimde sahip olabileceğimiz bir şey olarak anlaşılabileceğini
savunurlar. Daha önce, Platon un diyalogları bu bakış açısını savunan argümanlar
içerir. Phaidon adlı diyalogda, Sokrates , ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için,
`bilgi dediğimiz şeyin yalnızca anımsama olduğu' görüşünü savunur. Menon 'da
ise, o öğrenme sürecini, daha önceden bilmiş olmamız gereken şeyleri bir tür
hatırlama ya da anımsama olarak tanımlamak için, geometrideki kanıtlama
örneklerini kullanır.Matematik ve mantığın doğruları tecrübeye müracaat
edilmeksizin ispat edilebilir ve onunla asla çelişmez. Hiçbir sayıda gözlem bizi
asla, `2+2'nin 5 ettiği'ne ya da `Yağmur yağmaktadır ve yağmur yağmamaktadır'ın
doğru olduğuna inandıramaz. Tam anlamıyla doğru olan çizgiler, hiçbir yer işgal
etmeyen noktalar, yetkin daire ve üçgenler benzeri soyut matematiksel
entitelerle [ayrı ve müstakil varoluşa sahip olan ve nesnel ya da kavramsal
gerçekliğe sahip olan şeylerle, çev.], tecrübede hiçbir zaman karşılaşılmaz. Bu
takdirde, biz bu entitelerin bilgisine, Euklides geometrisinde ispatlanan bilgi
türüne, o bir şekilde doğuştan olmadıkça, nasıl sahip olabiliriz?
Rasyonalistler, bu bilgiyi, ister tecrübeden yapılan genellemenin ürünü, ya da
ister son çözümlemede tanım gereği doğru olan içeriksiz doğrulardan , meydana
gelen bir şey olarak, başka bir biçimde açıklama yönündeki empirist
teşebbüslerle ikna olmazlar.

Kant , hem empirizmin ve hem de rasyonalizmin
vukuflarını(anlama,bilgi) bir araya getirme çabası verir. O, rasyonalistlerle
bizim a priori olarak bilebileceğimiz önemli doğrular olduğu konusunda uyuşur,
fakat bu tür bir bilginin imkânı için, rasyonalizm tarafından sağlanan herhangi
bir açıklamadan, daha uygun bir açıklama sağlamanın yollarını arar. O,
empiristlerle de bilgimizin büyük bir bölümünün tecrübeye dayandığı hususunda
uyuşur, ama Kant 'a göre, empiristler, zihnin duyum ya da `sezgi'den aldığı
empirik `içeriğe' yaptığı `formel' katkıyı göz ardı ederler. Biz bilgimizin
tikel içerikleri için her ne kadar tecrübeye, `alnlığa' veya sezgiye dayansak
da, söz konusu tecrübenin yapısı ya da formu insan zihni veya insanın `anlama
yetisi' tarafından sağlanır. Bir dış dünyaya ilişkin tecrübe, zihin tarafından
sağlanan form olmadan, hiçbir şekilde mümkün olamaz. Başka bir deyişle, Kant 'a
göre, hem empiristlerin ve hem de rasyonalistlerin görüşleri aynı şekilde tek
yanlıdır. Rasyonalistler hakikî bilimsel bilgi için vazgeçilmez bir önemi olan
tecrübe ya da sezginin katkısını küçümserler. Empiristler ise, tecrübenin
öneminin bilincindedirler, fakat kendileriyle tecrübemizin düzenlendiği `kavramlar'ın
ya da formel yapının önemini fark edemezler. Ünlü bir söz Kant 'ın bakış açısını
şöyle özetler: `İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse,
kavramlarımızı duyusal hâle getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme;
sezgilerimizi de anlaşılır kılma, yani onları kavramların altına yerleştirme
zorunluluğu vardır.Tecrübe zorunlulukla, tecrübeye form kazandıran `düşünceler'
veya kavramlarla, ona içeriğini veren `sezgiler'in bir birleşiminden meydana
gelir. Kant'ın temel kavrayışı, insan bilgisini açıklama problemi için ayırıcı
bir çözüme izin verir. Kant bilinçli bir biçimde, Galileo, Torricelli ve Stahl
gibi bilim adamlarının göz kamaştırıcı başarılarını ima ederek, katkısını
metafizikte `bir Kopernik devrimi', daha önceki felsefi kabullerin, Kopernik 'in
astronomi alanında başardıklarıyla kı- yaslanabilir, bir yıkılışı diye tarif
eder:

Gök cisimlerinin hareketlerini, onların gözlemcinin çevresinde
döndüğü kabulüne dayanarak açıklarken tatminkâr bir ilerleme' sağlayamayan
Kopernik , yıldızların sabit kaldığı, gözlemcinin onların çevresinde döndüğü
düşünüldüğünde, daha başarılı olup olamayacağını araştırdı. Nesnelere ilişkin
sezgi söz konusu olduğunda, benzer bir tecrübe metafizikte de denenebilir.
Sezginin nesnelerin kuruluşuna uyması gerekirse, bu takdirde ikinciye ilişkin
bir şeyleri nasıl olup da a priori bir biçimde bilebileceğimizi anlayamam; fakat
(duyularımızın nesnesi olarak) nesnenin sezgi yetimizin kuruluşuna uyması
gerekirse, bu imkânı kavramakta hiçbir güçlüğüm olmaz... Tecrübenin kendisi,
anlama yetisini içeren bilginin bir türüdür; anlama yetisinin de, bende,
nesnelerin bana verilmiş olmalarından önce var olduklarını ve dolayısıyla, a
priori olduklarını varsaymam gereken kuralları vardır.



Tecrübeye formunu sağlayan zihnimiz ya da anlama yetimiz olduğu için, bizim
tecrübenin yapısına ya da formuna -bizim için tecrübe olabilmesi mümkün olacaksa
eğer, tüm tecrübelerin paylaşmak zorunda olduğu foıma- ilişkin a priori bilgiye
sahip olmamız mümkün olur. Kant bu özel bilgi türüne `transendental' bilgi adını
verir, zira o her ne kadar tecrübemizin doğasıyla ilgili olsa da, empiristlerin
düşünmüş oldukları gibi, tecrübeden türetilmez.

Kant tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddialarını, sonraki
felsefe için önemli hâle gelecek olan, başka bir ayırımla daha ifade eder.
Ayırım, a priori ve a posteriori bilgi ayırımına kestirme yoldan gitmeyi
amaçlayan, `analitik' doğruyla `sentetik'doğru arasındaki ayırımdır. Analitik
doğruların, tıpkı basit tanımlar gibi, doğru ya da yanlış oldukları, yalnızca
içerdikleri kavramların anlamları sayesinde, veya başka bir deyişle, analiz
yoluyla bilinebilir. Örneğin, `Bekâr kişi evlenmemiş erkektir' önermesi,
içerdiği terimlerin en azından bir sarih yorumuna bağlı olarak, yalnızca tanım
gereği doğru olan bir önermedir. Kantçı terimlerle ifade edildiğinde, yüklem
konumunda bulunan kavram (`...evlenmemiş erkektir') özne konumunda bulunan
kavramda (`Bekâr kişi') içerilir. Oysa, sentetik önermelerin doğruluklarına bu
şekilde karar verilemez. `Hiçbir kadın hiçbir zaman ABD Başkanı olmamıştır',
sadece sentetik olarak bilinebilecek olan bir doğrudur. Bu örnekte, özne
konumunda bulunan kavram, açıktır ki, yüklem konumunda bulunan kavramda
içerilmez (erkek olmak Başkan tanımının bir parçası değildir). Kullandığımız
terimlerin anlamlarına bağlı olan ve bize gerçek dünya hakkında hiçbir şey
söylemeyen analitik önermeler, a priori bilginin makul örnekleridir. Onların
doğru olduklarını gözlem ya da tecrübe yoluyla keşfetmiyoruz. Sentetik
doğruların en açık örneklerinin ise, olgusal olarak bilgi verdikleri, aktüel
veri ya da deneye dayandıkları ve dolayısıyla a posteriori oldukları görülür.
Kant için, tecrübenin temel formu ya da yapısına ilişkin transendental bilgi,
kritik bir biçimde, hem sentetik ve hem de a priori doğruların daha az aşikâr
olan imkânını içerir. Başka bir deyişle, Kant'ın felsefesi bizim tecrübenin
yapısının önemsiz olmayan veya mühim bilgisine, her tür deneyden bağımsız bir
biçimde sahip olabileceğimize işaret eder. Kant bu yeni yaklaşımını, çoğu zaman
yanlış anlaşılmış olan bir tasvirle, `transendental idealizm' olarak betimler.
Felsefi terimlerle ifade edildiğinde, idealizm genellikle, bir dış, maddî
gerçekliğin var olmadığı inancıyla birleştirilir. Yalnızca ideler vardır.
Empirizm, bu inanca götüren septik yolu sağlar. Eğer dış dünyaya ilişkin bütün
bilgimiz görünüşte `zihinde' olan duyumlardan geliyorsa, `oradaki' bir şeyin
duyumlarımıza tekabül ettiğini nasıl bilebiliriz? Herşey bir yana, biz düş
gördüğümüz ya da sanrılara kapıldığımız zaman, benzer duyumlara sahip oluruz,
ama onların aldatıcı oldukları ortaya çıkar. Tecrübemizin doğuluğunu tahkik
edebilmenin tek yolu diğer duyumlardır, fakat aynı problem onlar için de
geçerlidir.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Immanuel Kant in elestirel felsefesi nedir?hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:40 pm

Şüpheci idealistler, bizim dış dünyanın varoluşu ya da doğasının
kesin bilgisine sahip olamayacağımızı öne sürerler; biz yalnızca duyumlarımızın
bilgisine sahip olabiliriz. `Dini bütün piskopos' Berkeley gibi dogmatik
idealistler, maddî gerçeklik düşüncesinin bizzat kendisinin tutarsız ya da
çelişik olmasından ötürü, gerçekliğin özü itibariyle zihinsel olduğunu
bilebileceklerini savlayarak, bir adım daha ileri giderler. Bu görüşün çağdaş
versiyonuna göre, gerçeklik hakkındaki bütün önermelerimiz, `duyu verileri'yle
ilgili olan kılık değiştirmiş önermelerdir. Günümüzde `fenomenalizm' olarak
bilinen görüşe göre, fizikî nesnelerle ilgili önermeler, duyu verileriyle ilgili
önermelerden meydana gelen mantıksal konstrüksiyonlardır. Dolayısıyla, bir
ağaçla ilgili bir önerme kurduğum zaman, o ilke olarak duyumlarımla -gördüğüm ve
belli koşullar altında göreceğim şeylerle- ilgili bir kompleks önermeler
dizisine indirgenebilir. Sağduyunun bir dış maddî dünya ile ilgili olarak
genelde öne sürdüğünün tam tersine, dış dünya hakkında bildiklerimi ifade eden
önermeler, söz konusu önerme dizilerinin ikincisidir.



Kant 'ın transendental idealizmi, özellikle analitik yaklaşımı benimsemiş
fılozoflar tarafından, yanlış anlaşılmış ve yukarıdaki idealizm ya da
fenomenalizmin bir versiyonu olarak görülmüştür. Oysa, Kant 'ın transendental
idealizmi, gerçekte, onun `empirik' idealizm adını verdiği görüşün bütün
formlarını çürütmek için tasarlanmıştır. Kısaca, Kant , bize göründüğü şekliyle
dünyanın, `görünüşler dünyası' ya da `fenomenal dünya'nın, kaçınılmaz bir
biçimde, zaman ve mekân içinde, birbirleriyle nedensel etkileşim içinde bulunan
nesnelerin maddî bir dünyası olarak tecrübe edildiğini iddia eder. Biz, dünyayı
`kendinde var olduğu' şekliyle bilemediğimiz gibi, `numenal' dünyanın `kendinde
şeylerinin' fiilen bu şekilde organize edildiklerini de bilemeyiz. Biz, sadece
görünüşler dünyasının bilgisine sahip olabiliriz; dünyanın gerçekte, tam tamına
göründüğü gibi olduğunu varsayamayız. Ancak çok daha önemlisi bu, bizim yalnızca
zihinlerimizin içeriklerinin bilgisine sahip olabileceğimiz veya görünüşle
gerçeklik arasındaki ayırımın bir temeli olmadığı -empirik idealistler
tarafından çıkartılan sonuç- anlamına gelmez. Allisoti un da işaret ettiği gibi,
Kant salt `görünüş' (Apparenı) ya da `yanılsama' (Schein) ile gerçeklik arasında
bir ayırım yapar. Söz konusu ayırım, insan bilgisinin mümkün tek nesnesi olan
`görünüşler dünyası' (Erscheinungen) içinde yapılır. Kendi terimleriyle
söylendiğinde, Kant bir empirik realisttir: Gerçekliğin nesnel bir bilgisine
erişebiliriz. Kant'ın görünüşle gerçeklik arasındaki transendental ayırımının
anlatmak istediği şey, farklı bir düzenle ilgilidir. Allison'un da söylediği
gibi, '

Transendental düzeyde, ... görünüşlerle kendinde şeyler
arasındaki ayırım, öncelikle, şeyleri (yani, empirik nesneleri) `ele almanın',
biri insan duyarlığının öznel koşullarıyla (zaman ve mekânla) ilişki içinde ve
dolayısıyla, `göründükleri' şekilde, diğeri de bu koşullardan bağımsız olarak,
ve binaenaleyh `kendilerinde oldukları' şekilde olmak üzere, iki ayrı yoluna
işaret eder.



Kant 'ın transendental ayırımının gözettiği amaç, şüphecilik ve empirik idealizm
de dahil olmak üzere, onun çoğu metafıziksel karışıklığın kaynağı olarak gördüğü
şeyin, yani transendental realizmin altını oymaktır. Transendental realist,
görünüşleri kendinde şeyler olarak değerlendirir ya da başka bir deyişle,
onların `insan bilgisinin tümel, zorunlu ve dolayısıyla a priori koşullarından'
bağımsız olduğunu düşünür. Gerçekten de, transendental realist, insan bilgisini
sonsuz bir akıla ya da Tanrı'ya açık olan mükemmel ya da mutlak bilginin aşağı
düzeyde ya da bulanık bir taklidi olarak anlar. Kant 'a göre, şüphecilik ve
empirik idealizm insan bilgisini bu şekilde anlamaya kalkışmanın doğal
sonuçlandır.
Kant 'ın transendental realizmi reddedişi, böylelikle kendi Kopernik devrimini
daha anlamlı kılmasına da yardımcı olur. Kopernik, temelde dinî nedenlerle,
insanlık Tanrı'nın en önemli yaratığı olduğu için, yer- yüzünün evrenin
merkezinde bulunması gerektiğinde ısrar eden bir kozmolojinin yıkılmasına
katkıda bulundu. Benzer bir biçimde, Kant'ın eleştirel felsefesine yüklediği
esas ödev, daha önceki metafiziksel karışıklığın son çözümlemede dinî olan
kaynaklarını yok etmektir. İnsan bilgisi, yanıltıcı ve erişilemez olan tanrısal
sezgi standartına göre değil, bütünüyle insanî öge ya da terimlerle
anlaşılmalıdır. Kant 'ın transendental idealizmin yararını göstermeye çalışan ek
ispatı, onun, transendental bakımdan realist bir perspektifin sonucu olan
metafıziksel paradokslara ilişkin tartışmasında bulunur. Gerçeklik hakkında,
insan bilgisinin kaçınılmaz koşullarından soyutlanarak, önemli bir şey söyleme
teşebbüsü, 'kadîm ya da `dogmatik' metafiziğin çelişki ya da `antinomilerine'
götürür. Critigue of Pure Reason [Saf Aklın Eleştirisi] 'ın ikinci kısmı
Transendental Diyalektikte, Kant Kant 'ın tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili
iddiaları kanıtlama teşebbüsleri, bununla birlikte, bir ihtilâf kaynağı olup
çıkmıştır. Özellikle de, onun `kategorilerin transendental dedüksiyonu' çok sıkı
bir incelemeye tâbi tutulmuştur. Transendental dedüksiyon, tecrübemizin, Kant'ın
bütün mümkün tecrübenin transendental koşulları olduklarını iddia ettiği, temel
karakteristiklerinin zarurîliğini gözler önüne sermeyi amaçlar. Kısacası, o,
birbirleriyle nedensel etkileşim içinde bulunan nesnelerin maddî dünyasıyla,
tecrübenin birlikli öznesini, eşdeyişle `tüm tasarımlarımıza eşlik edebilmesi'
gereken `düşünüyorum'u tanımlayan `sezgi formları' olarak zaman ve mekânın
zarurîliğiyle `anlama yetisinin saf kavramları'nın zorunluluğunu kanıtlama amacı
güder.

Kant 'ın söz konusu argümanı, güçlüğü ile ün salmıştır; onu,
burada yeni baştan kurmaya kalkışmayacağım. Analitik felsefenin temel görüşü
açısından, Kant'ın transendental dedüksiyonlarının, herşey bir yana, başarılı
mantıksal dedüksiyonlar olmadığı açık gibi görünmektedir. Argümanlar olarak,
onlar ya ikna edici değildirler veya pek büyük bir önemi olmayan analitik
iddialara indirgenebilirler. Sonuçta, analitik fılozoflara göre, Kant 'ın
felsefesinde çok büyük bir önemi olan sentetik a priori doğrular sınıfının boş
olduğu anlaşılır. Yalnızca, analitik doğrular, ki bunlar son çözümlemede
içeriksiz veya `totolojik' doğrulardır, a priori bir biçimde bilinebilir.
Analitik felsefe, böylece, bu türden sorulara ilişkin tüm yeni `spekülatif'
tartışmaların önünü kesmek için, geleneksel felsefeye yönelik bütün
eleştirilerini kullanarak, Kant'ın kritik felsefesinin sert bir eleştirisinden
yola çıkar. Gerçekten de, analitik gelenek Hume 'un ya `olgu sorunlarından (a
posteriori ve sentetik) ya da `ide ilişkileri'nden (a priori ve analitik) ibaret
bir bilgi olarak anlaşılamayan herhangi bir bilginin, hakikî bilginin değil, ama
anlamsızın bir türü olduğu iddiasına döner. Bu gelenek, felsefenin
`cevaplayamadığı' soruları hiç dikkate almaması gerektiğini öne sürerek, Kant'ın
ikileminin olumsuz kutbunu vurgular. Analitik filozoflar, bu genel eğilimle,
Kant'a göre, insan aklının ve gerçekte, yaşayan ve eyleyen insan bireyinin
`duyarsız kalamadığı' temel sorulara pek önem vermediler. Oysa Kıta Avrupası
felsefesi geleneği, Kant 'ın ne yaparsak yapalım ilgisiz kalamadığımız
metafiziksel, ahlâkî ve estetik sorular bulunduğu kabulüne büyük bir önem
atfeder. Kıta Avrupası filozofları, aynı zamanda Kant 'ın transendental
dedüksiyonlarına da daha fazla sempatiyle bakmışlardır. Onların bakış
açılarından, bu argümanların sıkı mantıksal dedüksiyonlar olmamaları şaşırtıcı
değildir. Kant için, (Hume'un iki meşrû doğru kategorisine tekabül gelen)
mantıksal dedüksiyonla gözlem veya deney, bilgi sınırları dahilindeki normal
empirik kullanımı bakımından, teorik aklın temel özellikleridir. Onun, söz
konusu anlam içinde, anlama yetisinin (Verstan) sınırlarını tesbit etmek üzere
tasarlanan kendi eleştirel felsefesi, bu sınırların ötesine geçme riskini
kaçınılmaz olarak göze almak durumundadır. Felsefî refleksiyon, anlama yetisinin
daha sınırlı ve hiç şüphe yok ki, daha güvenilir yöntemlerine indirgenemez.
Açıktır ki, Kant da, transendental argümanlarını sıkı mantıksal dedüksiyonlar
olarak düşünmedi. Dieter Heinrich, onun aklında her şeyden önce hukukî bir
paradigma ve yasal delil standartlarının olduğunu öne sürmüştür.

Felsefî açıklamalar, hiçbir zaman itiraz kabul etmeyen
kanıtlamalar olmayıp, zorunlulukla holistik olan ve `haklı kılınmak için
benimsenen söylem formları' kadar asla açık ve dakik olmayan
inceleme/denemelerdir (prohationes).`Aklın' (Vernunft) bir faaliyeti olarak
felsefi refleksiyon, bilgi ya da anlama yetisinin emin ama dar olan sınırlarının
ötesinde iş görür. Ondan sonra yaşamış olan Kıta Avrupası filozofları, Kant 'a
ilişkin empirist ve daha sonraki analitik yorumların genel eğilimiyle tam bir
karşıtlık içinde, `salt' anlama yetisine zıt olarak felsefî akla çok büyük bir
değer verirler. Keza, ahlâkî ya da pratik akıl ve yargıyla meşgul olan ikinci ve
üçüncü eleştiriler, Kıta Avrupası geleneği için de, daha büyük bir rol oynar.
Ahlâkî ve politik sorular, Kant'ın, bir olgunlaşma ya da bağımlılıktan kurtulma
süreci olarak tanımladığı Aydınlanma kavrayışının kesinlikle merkezinde yer
alır: `Aydınlanma insanın, gücünü kendisine zorla kabul ettiren çocukluktan
çıkışıdır. Çocukluk ise, kişinin kendi aklını başkalarının rehberliği olmadan
kullanamamasıdır. Bununla birlikte, o yalnızca, kısıtlayıcı bağlardan
kurtarılmış olgusal ya da bilimsel açıklamâ arayışını düşünmediğini yeterince
açık hâle getirir. Sadece, `anlama yetim olarak hizmet görecek bir kitap'tan
değil, fakat `vicdanım olarak hizmet edecek bir papaz'dan ve `otokratik
despotizm'- den de, olgunluğun önündeki engeller diye söz edilir. Düşüncelerini
sorumluluk sınırları içinde ifade etme özgürlüğü, dinî konulardaki özgürlük,
yasamaya ilişkin serbest tartışma, bütün bunlar sona ermemiş olan Aydınlanma
sürecinin özsel öğeleridir. `Özgür düşünme', `insanların giderek daha fazla
özgür eyleyebilmeleri' için, `bir halkın zihniyetini yavaş yavaş etkileyen' bir
tohum'dur.. Kant'ın, Aydınlanma projesi karşısında daha eleştirel bir tavır
takınan halefleri, düşünce ve tecrübenin sanatsal, estetik ve dinî alanları
kadar ahlâk ve politikayla ilgili sorunlar üzerinde daha fazla yoğunlaşma
eğilimi gösterdiler.



Çağdaşlarından bazılarının tersine, Kant , Aydınlanma felsefesinin ahlâk ve din
için ciddî bir problem yarattığının kesinlikle farkındaydı. Herşeyin ötesinde,
maddî neden ve sonuçların bir alt alta dizilişi olarak, katışıksız bir biçimde
mekanist bir dünya görüşü, özgürlük ve ahlâkî sorumluluk kavramlârının altını
kazıyor gibi görünür. La Mettrie 'nin (1709-1751) Man a Machine[Makine İnsan] 'i
benzeri bir eserin telkin ettiği gibi, insan varlıkları yalnızca nedensel
güçlerin oyuncakları, onların eylemleri de biyolojinin veya toplumsal
koşullanmanın sonuçları ise eğer, bu takdirde onları özgür ve sorumlu failler
olarak görmenin pek bir manası yok gibidir.
Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesinin ahlâkî ilke ya da
buyrukları nasıl olup da destekleyebileceği (Hume'un terimleriyle söylendiğinde,
`olması gereken'in [değerin] nasıl olup da `olan'dan (olgudan] çıkarsanabileceği)
hususu da açık değildir. İnsan eylemlerine ilişkin nesnel bir ahlâkî değer
biçmenin temelleri de çok ' gözle görülür bir biçimde çökertilir.Kant 'ın buna
tepkisi, ahlâkî yargı için, bilimsel akıldan bağımsız olan sağlam bir temel
.tespit etmeyi amaçlayan, ikili bir stratejiden oluşur. Herşeyden önce, saf
aklın eleştirisi, bilimsel rasyonalite ya da anlama yetisinin aşırı iddialarına,
(Kant'a ilişkin bazı empirist yorumların da öne sürdüğü gibi) ahlâk ve dinin
iddialarını reddetmek için değil, fakat tam tamına `inanca kapı açmak' için,
sınır çeker. İkinci baskının Önsöz'ünde, Kant şunu söyler:



Binaenaleyh, inanca kapı açmak için bilgiyi sınırlamanın zarurî olduğunu gördüm.
Metafiziğin dogmatizmi, yani metafizikte, önceden saf aklın bir eleştirisi
yapılmadan ilerleme kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlâka düşman olduktan
başka, hep dogmatik olan, bütün bu inançsızlığın kaynağıdır.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Immanuel Kant in elestirel felsefesi nedir?hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:41 pm

Onun kendi dinî inançları, teolojik öğretiden ziyade, ibadete önem veren
Lutherci bir akım olan Piyetizmden etkilenmiştir. Kant'ın stratejisinin ikinci,
daha önemli kısmı, ahlâk ve dine, onun saf akla ilişkin eleştirisiyle tutarlı
olan, sağlam bir temel temin etmekten meydana gelir. Gerçekten de, o aynı
akılyürütme çizgisini sürdürür. Onun ahlâkî yargının nesnelliğine ilişkin
alternatif açıklaması, pratik tecrübemizin transendental koşullarına ilişkin bir
incelemeye dayanır. Eğer ahlâkı insan varoluşunun bir olgusu olarak görüyorsak,
bu takdirde onun imkânının zorunlu koşulları nelerdir? Ahlâkî tecrübe ve
yargının zarurî `postülaları' nelerdir?



Kant 'ın cevabı, özgür olmadığımız takdirde, eylemlerimizden sorumlu
tutulamayacağımız ve eylemlerimize ahlâkî yargılar uygulanamayacağı
için, ahlâkın temel postülasının özgürlük olduğu şeklindedir. Bununla
birlikte, özgürlük, Kant'ın fizikî dünyanın temel bir özelliği olduğunu
gösterdiği, nedensel zorunlulukla uzlaştırılmalıdır. O, bu uzlaştırmayı
gerçekleştirmek için, fenomenal dünya ile numenal dünya arasındaki
ayrımdan yararlanır. Özgürlük, nedensel olarak belirlenmiş empirik ya
da fenomenal benin değil de, numenal ya da akılla anlaşılabilir benin
bir özniteliği olarak anlaşılır.Başka bir biçimde söylendiğinde,
özgürlük kendimizi, aynı anda fizikî, ve dolayısıyla nedensel olarak
koşullanmış varlıklar olsak bile, bir yandan da dünyadaki failler olan,
ben-bilincine sahip kişiler olarak düşünme tarzımızın temel bir
özelliğidir. Kant , kendi ahlâk anlayışının, özgür ya da ahlâkî eylemin
tikel insan bireylerinin veya fenomenal benlerin 'empirik`
güdülenmelerinden, arzu ve itkilerinden tümüyle arındırılmış bir şey
olması gerektiği sonucuna götürdüğünü düşünür. Ahlâkî bir eylem,
bireyin belli bir çıkarı ya da arzusunun değil de, yalnızca doğru olanı
yapma niyetinin sonucu olmalıdır. Ahlâkın `sentetik a priori' ilkeleri,
şu hâlde, ayırd edici tüm bireysel özellikleri silinmiş, soyut bir
rasyonel irâde ya da fail kavramından türetilmelidir. Birey, yalnızca
aklın ürünü olan evrensel bir ahlâk yasasına uygun olarak eylediğinde,
özgür ve ahlâkî bir biçimde eyler.
Sonuçta, Kant'ın ünlü `kategorik buyruğu', ahlâkî özneleri, eylemlerinin
maksimlerini (temel kural)`evrenselleştirme'ye davet eder: `Yalnızca, aynı
zamanda evrensel bir yasa hâline gelmesini isteyebileceğin maksime göre eyle!'
Bu, `başkalarının sana yapmalarını istediğin şeyleri yapmalısın' diyen daha ünlü
`altın kural'ın Kant 'taki versiyonudur. Kant'ın kategorik buruğunu açıklamak
için kullandığı örneklerle, ahlâksız eylemlerin, herkesin yapabileceği örnekler
olarak görüldüğü zaman, kendi kendilerini çürütücü hâle geldiklerini göstermek
amacı güdülür. Buna göre, yalan söylemek, yalnızca insanların çoğu doğruyu
söylediği takdirde, etkili olur (yalana inanılır ve yalan söyleyen kişinin gizli
emellerine hizmet edilir). Herkes yalan söylerse (bu eylemin maksimini
evrenselleştirdiğimiz takdirde, söz konusu olan hipotez), o zaman hiç kimseye
inanılmaz ve hem doğruyu söyleme kurumunun hizmet ettiği amaçlar ve hem de
yalancının emelleri kaçınılmaz olarak boşa çıkar. Kant'ın, birincisine eşdeğer
olması hedeflenen formüllerinin bir diğerinde, kategorik buyruk, başkalarını
asla ve asla sadece araçlar olarak değil, fakat her zaman kendilerinde amaçlar
olarak görmek gerektiği buyruğuyla ifade edilir:



insan, ve genel olarak da, her rasyonel varlık, sadece~şu ya da bu irâdenin
keyfi kullanımı için bir araç olarak değil. kendinde bir amaç olarak varolur: O,
ister kendisine, isterse başka rasyonel varlıklara yönelmiş olsun, tüm
eylemlerinde aynı zamanda hep bir amaç olarak görülmelidir. (Biz her ne kadar, her iki tarafın da özerkliğine saygı
gösterdiği sürece, tüm tarafların hiç şüphe yok ki yararına olan ilişkilere
gönül rızası ile girebilsek de) Başka insanları hiçbir zaman salt kendi kişisel
amaçlarımızın araçları olarak kullanmamalıyız. Ahlâkî bir biçimde eylemek,
başkalarına akılla anlaşılabilir veya rasyonel varlıklar ve dolayısıyla ahlâkî
amaçlar olarak muamele etmek demektir.



Kant'ın en anlamlı, ama maalesef, en karanlık değerlendirmelerinden bazıları,
onun eleştirilerinden üçüncüsünde, estetik yargı ile teleolojik yargının
birbirleriyle ilişkili olan eleştirilerini içeren Critique of Judgment [Yargı
Gücünün Eleştirisi] 'ta yer alır. Kant , sanat felsefesine etkili bir katkı
yapmış olmanın yanında, saf aklın eleştirisiyle pratik aklın eleştirisi arasında
bir köprü olarak tanımlanan şeyi sağlamıştır. Stuart Hampshire'ın sözleriyle,
`bizi azgın doğadan rasyonel özgürlüğe götüren bir köprü vardır. Estetik
tecrübe, insan yaşamının görünüşte mukayese edilemez olan iki boyutu, yani bir
yandan (empirik ya da bilimsel bilginin nesnesi olan) fizikî doğanın
deterministik alanı içindeki bedensel varoluşumuzla, diğer yandan da yalnızca
pratik aklın evrensel buyruklarına itaat eden özerk rasyonel failler olarak
varoluşumuz arasındaki şiddetli karşıtlığı yumuşatır. Doğal güzelliğe ilişkin
estetik tecrübemiz, başarılı sanat eserinin gözle görülür olan doğal
zorunluluğunu yansıtan bir bilinç -her ne kadar, `kendinde bir amaç olarak',
belirli bir işleve hizmet etmese dahi, onun olduğundan başka türlü olamayacağı
hissi- doğurur. Bir sonuç olarak, biz 'doğada kendimizi evimizdeymiş` gibi
hissetme imkânı buluruz:



Beğeni yargısı açısından, güzel bir sanat eseri, doğadaki canlı bir organizmanın
kendi kendini şekillendiren canlılığına sahiptir. Kendi belirsiz
amaçlılıklarıyla birlikte, doğanın şekillendirici güçleri ve insan varlıklarının
özgür, şekillendirici güçleri arasındaki boşluk kapanmıştır. İnsan varlıkları,
bölünmüş benlerinin ahlâkî çabalarda yarattığı gerilime rağmen, kendilerini
doğada önemli ölçüde evlerindeymiş gibi hissederler. ...Ahlâklı insanla doğal
süreçler arasındaki tehdit edici boşluğu diğer taraftan hareketle kapatırken,
doğal güzelliği, doğal varlıklarla ilgili `doğal süreçleri amaçsız bir mekanizma
olarak değil de, sanatla benzerlik içinde' değerlendiren, bir görüşü talep eden
bir şey olarak görürüz. Kant, en azından 1787 ertesine kadar, doğadaki amaçlılığı,
Tanrı'nın amaç gözeten plânının aktüel ürünü olarak görmez. Bununla birlikte,
evrene estetik açıdan, sanki o bir amaç gözetilerek yaratılmış ya da
düzenlenmişçesine, değer biçişimiz, bizim ahlâkın eğilip bükülmez taleplerini
maddî dünyanın olgusal kayıtsızlığıyla bağdaştırmamızı kolaylaştırır. Kant'ın bu
anlamlı mülahazaları Kıta Avrupası geleneği içinde yer alan diğer düşünürler
tarafından kabul görmüştür. Örneğin, Friedrich Schiller , `İnsanın Estetik
Eğitimi Üzerine' başlığını taşıyan denemesinde, sanatı, insanlık için ahenkli,
organik bir birliğin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görür. Güzellik
`doğa hâli'nden (Naturstaat), salt fızikî bir boyutu olan bireyin tam zıddı olan
ahlâklı bireyin ihtiyaçlarına daha uygun gelen ahlâkî evreye (sittlicher Staat)
giden yoldur. Güzellik özgürlük yoludur. Kant 'ın üçüncü eleştirisiyle
Aydınlanma ve moderniteye Romantizm, Hegel ve diğer Kıta Avrupası düşünürleri
tarafından yöneltilen eleştiriler arasında, işte bu genel eğilim açısından da,
yakınlıklar olacaktır.





Kaynak:
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş- Türkçesi: Ahmet Cevizci -Paradigma-1998

Kritisizm Nedir?
Alman düşünürü Immanuel Kant'ın öğretisi...



Kant'a göre felsefe araştırması, bir değerlendirme (eleştiri) olmalıdır.
Felsefe, us (Al. Vernunft)'la yapılıyor. Öyleyse usu değerlendirmek, onun ne
olduğunu ve ne olmadığını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir usla
yapılıyor?.. Deneyden yararlanmayan bir salt us (Os. Akli mahiz, Fr. Raison pure,
Al. Reinen vernunft)'la. Öyleyse salt us nedir?



Kant'ın üç büyük yapıtından ilki olan Salt Usun Eleştirisi (Kritik Der Reinen
Vernunft, 1781) bu sorunun karşılığını araştırır. Salt us, duyarlığın (Al.
Sinnlichkeit) verilerinden alınmamış olan (a priori) bir bilgiyi
gerçekleştirdiği iddiasındadır. Buysa nesneler düzenini aşarak düşünce düzenine
yükselmek demektir. Öyleyse salt usun bilme yöntemi bir aşkınlık yöntemi'dir.



Salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi? Öyleyse bilgi nedir, önce
onu tanımlamak gerek. Kant'a göre her bilgi, bir yargı (Al. Urteil)'dir. Ne var
ki her yargı, bir bilgi (Al. Kenntnis) değildir. Örneğin "her cisim yer kaplar"
yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü "cisim" kavramı esasen "yer kaplamayı"
içerir; bu yargıda sadece bir çözümleme yapılıyor ve "cisim" kavramı
çözümlenerek kendisinde esasen bulunan bir bilgi hiçbir gereği yokken yeniden
ortaya konuyor.



Oysa "bu yük ağırdır" yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü "yük" kavramı
kendiliğinden ağır ya da hafif olduğunu bildirmez; burada, ötekinin tersine, bir
çözümleme değil bir bireştirme yapıyoruz ve "yük" kavramıyla "ağır" kavramını
birleştirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. Demek ki bize bilgi veren yargılar,
çözümsel yargılar değil, bireşimsel yargılar'dır. Salt us bu bireşimsel yargıyı
aşkınlık yöntemiyle, deneyi aşarak gerçekleştirebilir mi? Kant bu soruya kesin
olarak şu karşılığı veriyor:



Gerçekleştiremez. Böylece metafiziği kesin olarak yıkmış oluyor: Salt us,
deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleştiremez. Öyleyse metafizik
tasarımlar, insanların romantik düşlerinden başka bir şey değildirler. (Bu
vargı, Kant'ın materyalist yanını belirtir ve Engels bunun içindir ki kendisine
utangaç materyalist der).



Kant öncesi felsefenin tanrılaştırdığı us, böylelikle tahtından indirilmiş
olmaktadır; artık, aşkınlık yöntemiyle çalışan salt usa güvenilmeyecektir. Kant
araştırmakta, eşanlamda eleştirmekte devam ediyor: Salt us, bireşimel yargı olan
bilgi'yi niçin gerçekleştiremez?. Çünkü us, sadece bir bireştirme işini
gerçekleştirmektedir ve bu iş için gerekli gereçleri nesneler düzeninden
almaktadır.



Elimizle tuttuğumuz taşı yere bırakınca onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan
sonradır ki (a Posteriori) "bırakılan taş düşer" bilgisini edinebiliyoruz. Bu
deneyi yapmadan önce (a priori) bu konuda hiçbir bilgimiz olamaz. Bize bu
gereçleri veren duyarlık'tır. Duyarlık, bu gereçleri bize nasıl veriyor? Zaman
ve mekân içinde veriyor. Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekân diye bir şey
yoktur.



Demek ki bunlar duyarlığın dışardan almadığı, kendinden çıkardığı bir şeylerdir
ve duyarlık bunları katmadan, dışardan aldığı hiçbir şeyi bize gönderemez.
Bunlar, deneyden elde edilemeyeceklerine göre, usun verileri midir? Kant, bu
soruya da kesinlikle şu karşılığı veriyor: Hayır, bunlar usun verileri olamaz.
Çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal işlemi
gerçekleştiremedikleri halde sevdikleri şeylere yaklaşır ve sevmedikleri
şeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler düzeninden ne de düşünce
düzeninden aldığı bu şeyleri nasıl elde etmiştir?.. Kant, bu soruya, kendine
özgü bir karşılık veriyor: Sezi (Al. Ansehauung)'yle.



Kant'a göre bunlar birer biçim'dir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde
edilebilir. Zaman iç duyarlığın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla
birliktedir; mekân dış duyarlığın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekânla
birliktedir. Katılmadikları hiçbir duyumun gerçekleşemeyeceği bu biçimler, usun
verileri olmadıkları halde deneyüstü (Al. Transzendentale)'dürler. Deneyden
çıkarılmamışlardır ama bunlarsız da deney yapılamaz.



Görüldügü gibi, Kant, artık aşkın (Al. Transzendent) kavramından deneyüstü (Al.
Transzendental) kavramına geçmektedir; ona göre aşkın bilgi olamaz ama deneyüstü
bilgi olabilir. Bir soru daha gerekiyor: Deneyden gelen verilere duyarlığn
seziyle elde ettiği birimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi gerçekleştirmeye
yeter mi? Yetmeyeceğini söyleyen Kant, sonunda, us'a deneyüstü bir görev
bulmuştur: Bireştirme işi.



Kant'a göre us bu görevi gerçekleştirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne de
duyarlığın katkıları bilimsel bilgiyi gerçekleştirebilirdi. Öyleyse us, bu
bireştirme işini nasıl yapıyor? Duyarlığın katkısıyla birlikte gelen bilgi
gereçlerini düzenleyici kalıplara (Tr. Ulam, Al. Kategorie) sokarak. Us, bu
kalıpları ne deneyden ve ne de duyarlığın sezişinden almıştır; bu kalıplar onda
temel olarak vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant'a göre
bilgi, gene de, nesneler düzeninde değil, us'un düşünme düzeninde (Al. Verstand)
gerçekleşmektedir. Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuş oluyor:
Deneyüstü yöntem (Al. Transzendental methode).
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Immanuel Kant in elestirel felsefesi nedir?hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:41 pm

Kendi kurduğu bu terimle, eleştirici bakışını dilegetirerek, bilgi'nin duyuların
ürünü olduğunu savunan duyumculuk'la anlığın ürünü olduğunu savunan
anlıkçılık'ın üstüne aşıyor ve gerçeğin, her ikisinin birleşik bir
üstünde'liğinde olduğunu ileri sürüyor.



Önemli olan şudur ki, Kant, deneyüstü'ne deney'le bağıntısını kesmeden
çıkmaktadır. Us, bireştirme görevini gerçekleştirirken deneyle bağıntısını
koparırsa —ki fiziğin üstüne yükselme anlamında metafizik budur— aşkın'ın
alanına girer ve köksüz düşler kurmaya başlar. Kant'ın deneyüscülüğü, bir
bağıntıcı deneyüstücülük'tür. Bu düzeyde ancak deneyden gelen veriler
birleştirilir, salt usun kurguları bireştirilemez. Usun bireştirici kalıpları,
deneyle hiçbir ilgileri olmayan ve deneyden çıkarılmamış önsel (a priori)
kalıplardır ama ancak deneyin verilerini bireştirmekte işe yarayabilirler.



Kavramlar'la nesneler asla kopmaksızın bağıntılı olmalıdır. Metafizik, bu
bağıntıyı gerçekleştiremediği içindir ki metafizik bilgi olamaz. Yoksa, Kant'a
göre; kesin, tümel, her zaman ve her verde geçerli bilgi elbette deneyüstü önsel
bir bilgidir. Çözümsel yargıların tümü sonsaldır, deneyden sonra
gerçekleşmişlerdir ve bu yüzden bilimsel ve kesin bir bilgi vermezler.
Bireşimsel yargıların da önsel olanları vardır ama sonsal olanları da vardır.
İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel bireşimsel yargı'lardadır.



Örneğin matematik yargıların tümü bu niteliktedir, "iki kez ikinin dört ettiği"
yargısı hiçbir deneyden çıkarılmamıştır. Çünkü deney sınırlıdır, bin deney
yaparız ama bin birinci deneyde ne elde edeceğimizi bilemeyiz. Matematik
yargılar, deneyden çıkmamış önsel bireşimsel yargı'lardır ama bir bakıma bu
karakterde olan metafizik yargılara benzemezler, çünkü her zaman deneye
uzanabilirler. İki kez ikinin dört ettiği her zaman denenebilir, Tanrı'nın
varlığı hiçbir zaman denenemez. (Kant, bu düşüncelerinden ötürü, 1794'te
Gillaume II. hükümetinden bir ihtar almış ve din konusunda yazı yazması
yasaklanmıştır).



Kant, usun önsel kalıplarını, Aristoteles'ten de yararlanarak, yargı
biçimlerinden çıkarıyor. On iki yargı biçimi vardır, öyleyse bunlardan her
birini meydana getiren —kendisiyle biçimlendiren— on iki kalıp olmalıdır. Bir
yargı, ya "insanlar ölümlüdür" önermesinde olduğu gibi tümel (Os. Külli, Fr.
Universel), ya "kimi insanlar erdemlidir" önermesinde olduğu gibi tikel (Os.
Cüz'i, Fr. Particulier), ya da "Sokrates düşünürdür" önermesinde olduğu gibi
özel (Os. Hususi, Fr. Singulier) olur.



Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Tümellik (Os. Külliyet, Al. Allheit),
çokluk (Os. Kesret, Al. Vielheit), teklik (Os. Vahdet, Al. Einheit) kalıplarıdır
ki nicelik (Os. Kemmiyet, Al. quantitaet) ana kalıbında toplanırlar. Bir yargı,
ya "Herakleitos usludur" önermesinde olduğu gibi olumlu (Os. İcâbi, Fr.
Affirmatif), ya "Diogenes uslu değildir" önermesinde olduğu gibi olumsuz (Os.
Selbi, Fr. Négatif), ya "ruh ölmezdir" önermesinde olduğu gibi sınırlayıcı (Os.
Tahdidi, Fr. Limitatif) olur.



Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Varlık (Os. Hakikat, Al. Realitaet),
yokluk (Os. Selb, Al. Negation), sınırlıtık (Os. Mahdudiyet, Al. Limitation)
kalıplarıdır ki nitelik (Os. Keyfiyet, Al. qualitaet) ana kalıbında toplanırlar.
Bir yargı, ya "Tanrı iyilikçidir" önermesinde olduğu gibi kesin (Os. Hamli, Fr.
Catégorique), ya "Tanrı iyilikçiyse kötüleri sevmez" önermesinde olduğu gibi
varsayımsal (Os. Şartı, Fr. Hypothétique), ya "Tanrı ya iyilikçi, ya da
kötülükçüdür" önermesinde olduğu gibi ayrık (Os. Munfasil, Fr. Disionctif) olur.



Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Tözlülülük (Os. Cevheriyet, Al.
Substantialitaet), nedensellik (Os. İlliyet, Al. Causalitaet), karşılıklık (Os.
Müşâreket, Al. Wecheelwirkung) kalıplarıdır ki ilişki (Os. İzâfet, Al. Relation)
ana kalıbında toplanırlar. Bir yargı, ya "insanlık belki dik yurümeyle
başlamıştır" önermesinde olduğu gibi belkili (Os. İhtimâli, Fr. Problématic), ya
"Tanrının iyilikçi olması gerekir" önermesinde olduğu gibi zorunlu (Os. Zaruel,
Fr. Apodictique), ya "dünya yuvarlaktır" önermesinde olduğu gibi savlı (Os.
Tahkiki, Fr. Assertorique) olur.



Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Olanaklılık (Os. İmkân, Al.
Möglichkeit), zorunluk (Os. Vücub, Al. Nothwendigkeit), gerçeklik (Os. Hâriyet,
Al. Wirklichkeit) kalıplarıdır ki kiplik (Os. Darp, Al. Modalitaet) ana
kalıbında toplanırlar. Görüldüğü gibi Kant, deney verilerinin ancak on iki
biçimde birbirleriyle bireştirilebileceğini ileri sürmektedir. Bu on iki biçimi
de dört ana biçimde (nicelik, nitelik, ilişki, kiplik) topluyor.



Bunlann içinde en önemli bulduğu ilişki'dir. Çünkü her bireşim bir ilişkiyi
dilegetirir. Bu ilişkilerden de zorunlu olarak nedensellik ve süreklilik
yasaları çıkar. Bu yasalar da, kendilerinden çıkarıldıkları kalıplar gibi,
önseldirler. Kant, bu önsel, deneyden alınmamış, usun kendi malı olan
kalıpların, ilkelerin ve yasaların uygu alanını sınırlarken sadece metafizik
yolunu kapamakla kalmıyor; fizik yolunu da kapayarak bilinemezci üçüncü
felsefe'nin kapılarını açıyor.



Kant'a göre us, deneyin verileriyle bağını koparıp metafizik yapamayacağı gibi
deneyin verilerinin arkasına geçerek fizik de yapamaz. Çünkü deney bize sadece
görünenler (Al. Erscheinung)'i vermektedir. Bizse bu görünürlerin ardında bir de
kendilik (Al. Ding an sich) hayal ediyoruz ve yukarı sınırı aşmaya çalıştığımız
gibi bu aşağı sınırı da aşmaya çalışıyoruz. Kant, bu her iki aşamayı da aynı
aşma (Al. Transzendent) saymakta ve usun kalıplarının sadece şeyin görüneni
(fenomen)'ne uygulayıp şeyin kendisi (numen)'ne uygulanamayacağını
söylemektedir. Kant, böylelikle, usun sınırını kesinlikle çizmiş oluyor. Bu
sınır şeyin kendiliği'dir ve hiçbir zaman aşılmamalıdır, çünkü bilinemez.



Kant'ın oluştuğu ortam, bir matematik-fizik-usçuluk ortamıdır. Nitekim genç Kant
da üniversiteyi fizik doktora teziyle bitirmiştir. Matematiğin ve fiziğin
ilkeleri usun ürünü sayılmakta, gerçeğe us yoluyla varılabileceğini savunan
Antikcağ Elea'lılarının düşüncesi Leibniz-Wolff öğretisinde en yüksek aşamasına
ulaşmış bulunmaktadır. İngiltere'den gelen yepyeni bir ses, David Hume'un sesi,
usun eleştirilmesini ve yetilerinin gereği gibi belirtilmesini öğütlemektedir.



Tarihsel düşünce diyalektiği XVIII. yüzyıl sentezini us'ta gerçekleştirmiştir.
Böyle bir ortamda Kant, zorunlu olarak yapması gerekeni yapmış ve şu sonuca
varmıştır: "Bizler, gizlerle dolu bir evrende bir düşün düşünü görmekteyiz.
Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Sezişlerimizin, kavramlarımızın,
deneydışı ide'lerimizin içine gömülmüşük; bir şeyler kuruyoruz. Ne var ki,
bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir
nesneyle asla bilemeyeceğimiz bir öznenin birbirlerine olan ilişki'sinden
doğmuştur". Nesneyi bilmiyoruz, özne'yi de asla bilemeyeceğiz, us'a zorunlu
olarak bu iki bilinemez'in ortasindaki ilişki alanı kalıyor. Oysa us, özgür olma
dileğindedir; aşma çabaları bu yuzdendir.



Salt Usun Eleştirisi'nde bu özgürlük dileğinin işe yaramadığı anlaşılmıştır;
salt us deneyle olan bağını kopararak kuram yapamıyor, ama eylem de yapamaz
mı?.. Kant'ın ikinci büyük yapıtı Uygulayıcı Usun Eleştirisi (Kritik Der
Praktischen Vernunft, 1788) bu sorunun karşılığını arayacaktır. Zorunlukla
olan'ın karşısında bir de özgürlükle olan var. Öteki bilim, buysa törebilim
alanıdır. Us, salt olamıyor ama uygulayıcı olabilir. Ne var ki bu durumda adı
değişerek irade olur. Doğru'nun duyusu nasıl nesneler düzeninden düşünce
düzenine yükselip biçimlenmek zorundaysa, iyi'nin duyusu da öylece düşünce
düzeninde biçimlenip nesneler düzenine inmek zorundadır. Özgürlükle olmayan
iyiliğin hiçbir anlamı olamaz.



Ceza korkusu, armağan umudu, beğenilme isteği, göreneğe uyma zorunluğu vb. gibi
etkenlerle gerçekleştirilen iyilik, gerçek iyilik değildir. Demek ki usun
uygulayıcı olarak çok önemli bir görevi var: İyiliği, özgürlükle, salt iyilik
için gerçekleştirmek. Bu özgürlük, duyarlığın bütün etkilerinden kurtulmuş bir
özgürlük olmalıdır. Özgürlük zorlamaz, sadece yükümlü kılar. Törebilimsel yasa,
fizik yasa gibi zorunlu olamaz. O, serbest bir serim işidir. O, kendi yasasını
kendisi koyar. Önceden konmuş ve verilmiş bir yasaya uymaz.



Demek ki tanrısal ve dinsel bir törebilim, gerçek bir törebilim değildir.
Yasa'yla özgürlük'ün çelişkisi, ancak kendi yasanı kendin koy'makla aşılabilir.
Ancak bu yasayı insanlığa bir araç olarak değil, bir erek olarak belirtecek bir
biçimde koy'malı. Yoksa deney alanıyla yeniden bir ilişki kurup özgürlüğünü
yitirmiş olursun; çünkü insanlığı araç olarak gözeten bir yasa, usun özgür
yasası değil, kişisel çıkarının yasasıdır. Bu yasa evrensel ol'malı. Yoksa bu
yasa usun gerçek ürünü olan önsel bireşimsel yargı niteliğini taşımaz ve tümel
geçerli'lik niteliğini elde edemez.



Törebilimsel yasa, deneylerden elde edilmiş bir koşullu (Al. Hypothetisch) yasa
değil, uygulayıcı usun kendi kalıplarında biçimlendirdiği bir düzenlenmiş (Al.
Kategorisch) yasadır. Bir şey elde etmek için değil, iyilik için iyilik
edilecek. İşte Kant'ın iyi irade (Al. Gute wille) adını verdiği özgür irade
budur. (Kant, bu törebilimsel düşüncelerini, söz konusu yapıtından çok
Grundlegung zur Metaphysik der Sitten ve Metaphysik der Sitten adlı yapıtlarında
incelemiştir).



Görüldügü gibi Kant, Salt Usun Eleştirisi'nde yadsıdığı metafiziği pratik usun
eleştirisinde diriltmeye çalışmaktadır. Kant'ın bu idealist eğilimi üçüncü büyük
yapıtında daha da belirecektir. Doğru ve iyi ideleri incelendikten sonra geriye
usun üçüncü bir işlevi kalmıştır: Güzel idesi. Us, doğayla törebilim arasında
kalan estetik alanda nasıl işliyor ve bu işleyişin de ötekiler gibi önsel
ilkeleri var mıdır?



Kant'ın üçüncü büyük yapıtı Yargı Gücünün Eleştirisi (Kritik der Urteilskraft,
1790) bu sorunun karşılığını arayacaktır. Kant, duyulardan gelenle (salt us)
düşünceden giden (uygulayıcı us) arasındaki köprüyü yargı gücü adını verdiği
(yargılayıcı us) ussal bir yetiyle kurmak istiyor. Deneylerden gelenle düşünce
gerçekleşiyor, düşünceden giden de deneyde gerçekleşecek. Oysa bu gerçekleşmenin
usun buyruğuna uygun olup olmadığını yargı gücü denetleyecek. (Bu tema,
diyalektik materyalizmin teori, pratikle doğrulanır önermesinin Kantcı
sezisidir).



Doğru bir düşünceyle gerçekleştirilen bir iyi'liğe "güzel bir davranış" diyoruz.
Öyleyse güzel bu iki ideyi birbirine bağlayan bir köprüdür ki bunu da yargı gücü
gerçekleştirir. Kant, güzel'i yüce'den ayırıyor. Bir fırtınada denizin kudurmuş
dalgalarına bakarak "ne güzel" diyebiliriz ama gerçekte duyduğumuz güzellik
değil; büyüklük, güçlülük ve ürkünçlükten doğan yücelik (Al. Erhabene)'tir.
Yücelik, böylesine gürel (Fr. Dynamique) olabildiği gibi yıldızlı bir gecenin
ihtişamı gibi matematiksel (Fr. Mathématique) de olabilir. Böylece yüce'den
ayrılan güzel; iyi'den, hoş'tan yararlı'dan da ayrılmaktadır.



Güzel'in niteliği, hiçbir karşılık gözetmeksizin yargılanır oluşudur. Kantcı
törebilime göre iyi de bu niteliği taşır, oysa iyi eylemsel bir irade işidir;
güzelinse ne eylem ne de iradeyle ilgisi vardır. Hoş duyusal bir beğeni, güzelse
yargısal bir beğenidir. Bir tabak meyve tablosu, onları yemek isteğini duyurursa
hoş ve ancak bu isteği duyurmadıkça güzel'dir. Yararlı elde edilmek istenir,
güzelse sadece seyredilir. Hiç bir karşılık gözetilmeden beğenilmek onun temel
niteliğidir.



Güzelin başka bir niteliği de tümel geçerli oluşudur, Kant böylece önsel
bireşimsel yargıyı burada da yakalamış oluyor. Demek ki güzel'de de bir önsellik
var, bu önsellik bizi kendisine karşı belli bir tutuma zorlar. Bu tutum, özel
değil, genel bir tutumdur; sadece bizim için değil, herkes için geçerlidir.
Güzellik yargısı kavramsız (Fr. Sans concept) bir yargıdır, demek ki bir bilgi
işi değildir. Güzellik, ereği düşünü bir ereksellik'tir.



Bir müzik parçasında bize zevk veren onun bestelenme nedeni değildir, oysa o
gene de bir ereğe uygun olduğu için güzeldir. Kant, böylece, estetik yargı (Fr.
jugement esthétique)'yi ereksel yargı (Fr. jugement téléologique)'dan ayırıyor.
Sanatçı güzel'i yaratırken onu belli bir ereğe göre biçimlendirir, bizse o
güzel'i ereğini düşünmeden kavrarız. Güzelin bizler için anlamı kendi ereğine
uygunluğu değil, bizim ereğimize uygunluğu'dur.



Kant, yapıtının ikinci bölümünde, ereklik (Al. Finalitaet) kavramını
incelemektedir. Kant'a göre ereklik, Aristoteles'in entelekheia'sı gibi, kendi
nedenine uygunluk'tur. İki türlü uygunluk (Al. Zweckmaessigkeit) var: Biri
güzeli doğuran öznel uygunluk, ikincisi yararlıyı doğuran nesnel uygunluk. Bunun
içindir ki bir çiçek, yağlıboya bir tabloda estetik yargının konusu olurken bir
ilaç kutusunun içinde ereksel yargının konusu olabilir.



Cansız doga, sürekli bir nedensellik içinde Dekartcı bir mekanizmle
düzenlenmektedir. Canlı doğaysa kendi ereğiyle düzenlenir. Kömür bir neden-sonuç
zincirinin ürünüdür, ama göz pek bellidir ki görmek için yapılmıştır. Bu yüzden,
doğanın açıklanışında ereklik kavramından vazgeçemiyoruz.



Kant, burada, usun metafizik yapamayacağını söylediği halde metafiziğin alanına
yeniden ve iyice girmekte olduğunu görerek sakıntılı bir dil kullanmaktadır. Ne
nedensellik ne de ereklik doğanın kendiliğini açımlayamaz, der. Cansız ve canlı,
tümüyle doğa, Kant'a göre bilinemez olmakta devam etmektedir. Duyular bize bu
bilginin anahtarını veremez, ama duyular-üstü'nde "anlakalır'da birtakım
anahtarlar gizlidir". Görüldüğü gibi, idealizmin kapısını her şeye rağmen aralık
bırakmak bilinemezciliğin zorunluğudur.



Kendisinden önceki felsefe akımlarının düşünsel sentezini ustaca gerçekleştiren
Immanuel Kant'ın, kendisinden sonraki felsefe akımlarını büyük ölçüde etkileyen
bu üç önemli yapıtını toparlarsak şu sonucu saptarız: Doğru'yu us kurar, iyi'yi
us buyurur, güzel'i us yargılar. Bilinemez kendilik'in dışındaki bilinir olaylar
dünyasını teksözle us düzenler. Bu yargı, idealist bir yargıdır.



Immanuel Kant'ın kendi felsefesini adlandırmak için ilerisürdüğü eleştiricilik
deyimi, inakçılık ve şüphecilik deyimlerine karşıt bir anlam taeir. Öznel
düşünceci bir yaklaşimla usçuluk ve görgücülük öğretileriyle savaşmak amacını
gütmüştür. Nesnelerin özünün bilinemeyeceğini ilerisürerek bilme sürecini
yadsımış ve bilinemezcilik'e varmıştır.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Immanuel Kant in elestirel felsefesi nedir?hakkında...

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Acemi Forum Eğitim & Öğretim :: Ödevler & Tezler & Projeler :: Felsefe & Psikoloji -
Powered by phpBB © Acemi Forum
Copyright © 2007 By [-İDLE-] & adegerli33