Hoşgeldiniz, Misafir
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 17
 

AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Fenomenoloji nedir?Fenomenoloji hakkında..

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Fenomenoloji nedir?Fenomenoloji hakkında.. Salı Tem. 21, 2009 4:36 pm

FENOMENOLOJİ



Felsefede Edmund Husserl tarafından kurulmuş olan fenomenoloji
felsefesi, 20. yüzyılın başlarında pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkıyordu.
Fenomenoloji, felsefenin bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alanlarıyla
uğraştığı için tümel bir nitelik taşıyordu. Bazılarına göre ise bir felsefe
akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemiydi. Bu akım da diğer felsefe akımları
gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkıyordu.



Fenomenolojiye göre nesne, öznenin dış dünya ile girdiği ilişkiler sonucunda
duyu organlarıyla algıladığı bir durum, daha doğrusu bir deney verileriydi.
Aslında bu bakımdan pozitivizm ve ampirisizmle bir farklılık göstermiyordu.
Ancak tek tek nesnelerin oluşturduğu nesneler dünyası söz konusu olduğunda,
pozitivizm ve ampirisizmden farklı bir tavır ortaya çıkıyordu. Husserl’e göre
nesneler dünyada ancak ‘rastlantı’ kategorisi ile kavranabilirdi. Yani diğer iki
felsefenin iddia ettiği gibi, nesneler dünyasında mutlak geçerliliği olan
yasalar, daha doğrusu doğa yasaları egemen değildiler.



Neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, Husserl’e göre,
belli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir
kesinlik değeri taşıyorlardı. Koşullar değiştiğinde ise, farklı
sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları
söz konusu olamayacaktı. Bu nedenle de nesneler dünyası ancak rastlantı
kategorisiyle kavranabilirdi Hesserl için. Ampirik olarak algılanan
nesneyi yadsımayarak, tam tersine onu kayıtsız şartsız kabul eder ve
dünya her türlü kuşku ve yadsımaların üzerinde varolarak, dünyanın bu
biçimde kabulüne fenomenoloji ‘doğal tavır’ gösterir. Dünyanın
varoluşunu bu şekilde kabul eden doğal tavır içeriğinde adeta naif ve
dogmatik bir realisttir. Bu da pozitivizm ve ampirisizm ile buluşan bir
düşünce oluyor tabi. Bu tavrı aşmak için ikinci bir ‘fenomenolojik
indirgeme’ diye adlandırılan bir tavır geliştirir. Bu tavır ise
Husserl’in yapıtlarında ‘parantez içine alma’, ‘etkisiz kılma’,
‘dışarda bırakma’, ‘engelleme’, ‘soru konusu yapma’ deyimleriyle
isimlendirilmektedir. Bu şekilde bir adım daha atar ve bu kez de
fenomenolojik indirgemeyi özneye yöneltir. Artık özne paranteze alınır.
Çünkü özne de psişik ben’i, bilinci, öznelliği bakımından nesneler
dünyasının bir parçasıdır. Özetleyecek olursak, amaç dünyanın özünü,
onu rastlantısal dış görünüşlerden soyarak ortaya çıkarmaktır. Böylece
nesneler dünyası için ‘salt öz’ (Eidos), ‘salt varlık’ (Essentia)
düzlemine erişmek için yapılan eylem gerçekleşir.



Yiğit Tuncay.Kasım-1994 tarihli Yeni İnsan Dergisi'nin 26. sayısında
yayınlanmıştır. (Yazıdan bir alıntı)
Husserl(1859-1938) de, tıpkı Dilthey gibi , felsefi kariyeri
boyunca , doğa bilimlerinin bilimsel aklının , özellikle ahlaki ve kültürel
değer alanındaki emperyalist eğilimlerine karşı koymaya çalışmıştır. Buna göre,
pozitivizmle doğalcılığın [natüralizmin] diğer biçimleri dünyaya ve hayata
ilişkin değer biçici bir felsefeyi, sadece ve sadece doğa bilimi- nin
bulgularından ve yöntemlerinden türetmeye kalkışır. Doğalcı, değerle ilgili
problemlerde, kendi kabullerine göre savunulamayan ve dolayısıyla, çelişkiye
düşen bilgi iddialarında bulunur.



David West



Husserl(1859-1938) de, tıpkı Dilthey gibi , felsefi kariyeri boyunca , doğa
bilimlerinin bilimsel aklının , özellikle ahlaki ve kültürel değer alanındaki
emperyalist eğilimlerine karşı koymaya çalışmıştır. Buna göre, pozitivizmle
doğalcılığın [natüralizmin] diğer biçimleri dünyaya ve hayata ilişkin değer
biçici bir felsefeyi, sadece ve sadece doğa bilimi- nin bulgularından ve
yöntemlerinden türetmeye kalkışır. Doğalcı, değerle ilgili problemlerde, kendi
kabullerine göre savunulamayan ve dolayısıyla, çelişkiye düşen bilgi
iddialarında bulunur. `Doğalcı eğitir, telkinde bulunur, ahlâk dersi verir,
reform yapar... Ama, bir anlama sahip olmak durumundaysa eğer, her davanın, her
vaızın önceden varsaydığını reddeder.' Bununla birlikte, o, doğalcılığa karşı
olan tüm husumetine karşın, doğa bilimlerinin `teorik tavrı'nın başarılarını,
Sokrates ve Platon'dan başlayarak Galileo ve modern bilime kadar izi
sürülebilecek olan güçlü `kesin bilim arzusu'nun ürünlerini, üzerlerinde ısrarla
durarak takdir eder. Husserl için, zan altında bulunan teorik tavrın kendisi
değildir. Karşı konması gereken şey daha ziyade, kesin bilimin, kendi özel
alanlarındaki şüphe götürmez başarılarının bir sonucu olarak, doğa bilimlerinin
yöntemleriyle, başka herşeyi dışta bırakacak şekilde özdeşleştirilmesidir.
`Tin', doğal dünyanın nesneleriyle aynı `varlık' düzeyinde değildir ve aynı
açıklama kategorilerine tâbi tutulmamalıdır.
Doğalcılık bağlamında, Husserl'i en çok rahatsız eden şey, tam ve gereği gibi
anlaşıldığında, onun içerdiği şüphecilik ve rölativizmdir. Husserl, Hegel'in
rölativizmi diyalektik bir tarih felsefesiyle aşma teşebbüsüyle de ikna olmaz.
O, rölativist dünya görüşleri felsefesi' (Weltanschaungphilosophie) Hegelci
sistemin çöküşünün yan ürünlerinden biri olan Dilthey'dan, en aşikâr bir biçimde
bu bakımdan ayrılır. Gerçekten de, hâkim kültürel atmosferden kısmen Dilthey'in
rölativizmi ve tarihselciliği sorumlu tutulur. Husserl, Dilthey'in, `tarihsel
bir bilincin oluşumunun, dünyanın tutarlılığını bir kavramlar bütünüyle
zorlayıcı bir biçimde dile getirmeyi taahhüt eden felsefelerden birinin evrensel
geçerliliğine duyulan inancı, sistemlerin birbirleriyle olan uyuşmazlıklarını
incelemekten bile, daha kusursuz bir biçimde yıktığı' açıklamasını aktarır.
Husserl Dilthey'ın, o anlama ve açıklama, insan bilimleri ve doğa bilimleri
düalizmiyle yetindiği için, tarihsel bilincin rölativist gücünün karşısında
yeterince sağlam bir tedbir almayı son çözümlemede başaramadığına inanır.
Husserl bunun yerine, anlama kategorisinin tek ve eksiksiz bir bilen, hisseden
ve eyleyen özne felsefesi için yeni bir temel sağlayabileceği inancındadır. Onun
stratejisi, Dilthey'da olduğu gibi, bundan böyle sadece, insan bilimleri için,
doğa bilimlerinin evrenselci iddialarıyla indirgeyici kategorilerinden bağımsız
bir özerk alanı güvence altına almak değildir. Doğalcılığa, doğalcılığın kendi
terimlerine dayanarak saldıran Husserl'in yapmak istediği şey, Dews'in de öne
sürdüğü gibi, şudur:



bir yandan, bilimlerin `nesnelci' gücünü, öznenin kurucu rolüne ilişkin
bilinçliliğin kültürel bakımdan felaket getirici ihmaline yol açmaktan
alıkoyarken, ... bir yandan da deneysel bilimlerin kendilerini apodeiktik
temeller üzerine oturtacak yeni, kesin bir felsefe oluşturmak.
Bilincin öznesine ilişkin yeni bir kavrayış, ona, hem doğalcılığın ve hem de
tarihselciliğin iddialarını, Hegelci idealizme de, irrasyonalizme de düşmeden,
geçersiz kılma imkânı verecektir.



Husserl, söz konusu iddialı ruh hâli içinde, dar ve pozitivistik bir rasyonalite
anlayışına hiçbir taviz vermez. Fakat, o eleştirel rasyonalizmgenel eğilimi
içinde örtük olarak bulunan, kesin hakikate ulaşmaya yönelik yüksek özlemlerden
vazgeçme niyetinde de değildir. Husserl, kesin bir biçimde temellenmiş bir
felsefe ve son çözümlemede de, bir ahlâk yaratmaya elverişli bir hakikat ve
rasyonalite yorumunun peşindedir. O, `önüne geçilmez bir saf ve mutlak bilgi
arzusunu (ve bununla ayrılmazcasına bir olan, saf ve mutlak değer biçme ve
isteme arzusunu) beyan eder.Husserl'in stratejisi, şüphecinin silâhlarını
şüphecinin kendisine çevirmeyi içerir. Kültürel şüphecilik, hem doğalcılık ve
hem de tarihselcilik bağlamında en temel problem ise eğer, şüphecilik aynı
zamanda bu probleme verilecek felsefî bir karşılığın temellerini de sağlar.
Aydınlanma akılcılığının eleştirel ve şüpheci tavrı radikalleştirilmelidir.
Başka bir deyişle, model hâlâ Descarts'ın metodik şüphesidir:



Hakikî felsefe biliminin özsel bir özelliği olan radikalizmle birlikte,
ilerledikçe hiçbir şeyi verilmiş kabul etmediğimiz gibi, ne geleneksel olan bir
şeyin bir başlangıç diye geçmesine, ne de, ne kadar büyük olursa olsun, bir isim
karşısında başımızın dönmesine izin veririz, fakat daha çok, kendimizi özgür bir
biçimde problemlerin kendileriyle onlardan türeyen taleplere vakfederek,
başlangıçlara ulaşmanın yollarını ararız.



Kesin bir felsefe, tüm önkabullerden bağımsız olmalı, hiçbir şeyi kendinden açık
bir doğru olarak görmemelidir. Buna ek olarak, Husserl (Descartes, Hume ve
Kant'la birlikte,) modern epistemolojinin karakteristik başlangıç noktasını,
yani, bilinç içeriklerinin bizim biricik bilgimizi temsil ettiği kabulünü de
benimser.
Fakat, Husserl, her ne kadar onların farklı yaklaşımları kendisine önemli bazı
ipuçları sağlasa bile, felsefedeki öncülerinin bilgi problemine getirdikleri
çözümlerden de hoşnut olmaz. Descartes, doğru bir başlangıç noktasına ek olarak,
önkabullerden bağımsız kesin bir bilimin temel ilkesini teklif ediyorsa eğer,
Kant'ın transendental yöntemi de, doğru bir yönteme en fazla yaklaşan yöntemi
sağlamaktadır. Keza Kant da bizim yalnızca, bize göründükleri biçimiyle şeylerin
fenomenal dünyasının doğrudan bilgisine sahip olabileceğimiz ve `kendilerinde'
var oldukları şekliyle, şeylerin doğasını bilemeyeceğimiz epistemolojik
öncülünden hareket eder. Bununla birlikte, Kant duyumların (ya da `sezgilerin'),
bizim için tecrübenin mümkün nesneleri olmak durumundaysalar eğer, belirli bir
biçimde düzenlenmeleri gerektiği kavrayışını sergiler. Duyumların tecrübenin
öznesinin veya zihnin belirli yönlerine uymaları gerekmektedir. Daha özel olarak
da, tecrübe, nesnel dünyayı bize göründüğü şekliyle oluşturan kategorilerle
(örneğin, nedensellik ve töz kategorileri) düzene sokulmalıdır. Öznenin bu
yönleri, nesnel bir dünyaya ilişkin tecrübemizi mümkün kılmaları ve söz konusu
tecrübeden önce kavranmak durumunda olmaları bakımından transendentaldirler.
Kant, tecrübenin transendental özneleri olarak, dünyayı bu şekilde tecrübe etmek
durumunda olmamız nedeniyle, zaman ve mekânda, nedensel ilişki içinde bulunan
bir nesneler dünyasında ikâmet ettiğimizi bilebileceğimize inanır.



Ama Husserl'i Kant'ın bulduğu çözüm de tatmin etmez.Kant'ta tecrübenin öznesi de
`tamalgı'nın soyut ve bölünemez bir `birliği'nden daha fazla hiçbir şey olmayıp,
sadece `benim' deneyimlerimin kimliği teşhis edilebilen bir özne ya da `ben'e
yüklenişinin zeminini meydana getirir. Kant'ın bu özne anlayışından türettiği
şey, doğa bilimi tarafından keşfedilen nesnel dünyanın yapısının zorunluluğuna
dair bir argümandır. Bu `transendental dedüksiyon' bir kez gerçekleştirilince,
daha zengin bir bilinç ya da tecrübe anlayışına ihtiyaç duyulmaz. Nesnel tecrübe
imkânını bilimsel bilgi imkânıyla özdeşleştirdiği için, Kant, Husserl'e göre,
bilinç ve öznelliğin gerçek katkısını gözden kaçıran felsefî bir `nesnelcilik'le
sınırlanmış kalır.
Bir sonuç olarak, Kant hâlâ, pozitivizm ve doğalcılığa yardım sunar.Bu
eğilimler, Kant'ın felsefedeki halefleriyle birlikte, daha aşikâr hâle gelir.
Husserl, bu eleştirilere karşın, yine de, Kant'ın tecrübemizin oluşumuyla ilgili
transendental keşfinin takipçisi olmayı teklif eder. O, hâlâ transendental bir
filozoftur: Husserl, felsefî kariyeri boyunca, `bilmenin öznelliğiyle bili- nen
içeriğin nesnelliği arasındaki ilişkiyi' araştıracaktır. Bütün bilgi,
`nesne-kuran bir öznelliğin (leistende Subjektivitdt) başarılarına dayanır.'
Husserl, Aziz Augustinus'un `hakikat dış dünyada bulunmaz; o, insanın
içselliğinde ikâmet eder.diktumunu iktibas eder.



Husserl, yine de Kant'ın tersine, özne, nesne kavramlarından başka, öznenin
nesneyle olan `yönelimsel' ilişkisini açıklamak amacıyla bilincin doğasının
ayrıntılı bir tasvirini ortaya koyarken, tecrübenin öznesi üzerinde, daha
kararlı ve hatta sabit fikirli olarak yoğunlaşır. Husserl, kendi yaklaşımını,
psikolojik veya, eleştirmenlerine göre, `psikolojistik' bir yaklaşımdan,
başlangıçta ayıramadı. Geç ondokuzuncu yüzyıl Avrupâ sının doğalcı mizacı
açısından, deneysel psikoloji felsefî problemlerin bilimsel çözümü için aşikâr
yolu sağlamaktaydı. Herşey bir yana, psikoloji, bilinçli ya da psişik
fenomenleri konu alan bilimsel bir araştırmadır ve Husserl, bilincin özünün,
epistemoloji bilmecesinin anahtarı olduğu sonucuna varmıştır. Husserl,
aritmetiğin temelleri üzerine olan ilk eserlerinden birine gösterilen tepkinin
bir sonucu olarak, bilince yönelik kendi yaklaşımını psikolojik bir yaklaşımdan
ayırd etmek zorunda kalmıştır. The Philosophy of Arithmetic [Aritmetik
Felsefesi) (1891) başlığını taşıyan eserinde, o, sayı kavramının kendileri
yoluyla kazanıldığı psikolojik süreçlere ilişkin olarak genetik bir açıklama
getirir, psikolojizmin bir türü olduğu gerekçesiyle, sert bir biçimde
eleştirilmişti.
Husserl, aritmetiğin zorunlu doğrularının doyurucu bir analizini ortaya koymak
yerine, onları psikolojistik bir yaklaşımla, tecrübeden yapılan olumsal ve
dolayısıyla, yanlışlanabilir genellemeler statüsüne indirgemiştir Zihinsel ya da
psişik hâlleri fizikî ya da nörolojik hâllere tekabül ettiren deneysel
psikolojinin epistemolojinin problemini asla çözemeyeceği, Husserl için kısa
sürede açık hâle geldi. Doğalcı psikoloji, nesnel bir dış gerçeklik olarak
doğayı öngerektirir ve dolayısıyla da, bir dış dünyanın varoluşu için,
döngüselliğe düşmeden, kanıtlar sağlayamaz: `Her psikolojik yargı, fizikî
doğanın varoluşunu, açıkça ya da zımnen öne sürmeyi içerir.' Psikolojik bir
epistemoloji, yalnızca doğalcılığın başka bir görünümü olmaktan daha fazla bir
şey asla olamaz.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Fenomenoloji nedir?Fenomenoloji hakkında.. Salı Tem. 21, 2009 4:37 pm

Öte yandan, Husserl, bir yandan bu psikolojizm eleştirilerini kabul ederken,
yine de, Frege ve diğerlerinin `noetik koşulları' veya `bilginin öznel yönünü'
ihmal ettiklerini düşündü. Husserl'in, bilincin doğasına ilişkin olarak,
psikolojizme yenik düşmeden, daha sıkı ve yoğun bir inceleme gerçekleştirme
teşebbüsü, onun eski hocası Franz Brentano'nun (1838-1917) eserinden istifade
eder. Psychology from an Emprical Standpoint [Empirik bir Bakış Açısından
Psikoloji] (1874) adlı eserinde, Brentano, zamanının deneysel psikolojisinin
bilincin özgül ve ayırıcı özelliklerini yakalamada kaçınılmaz olarak
başarısızlığa uğradığını savunur. O da, bilince ilişkin bilgiyi, psikologun
kendi zihin hâllerine ilişkin gözlemden türetmeye çalışan `içebakışsal'
psikolojiye, aynı şekilde şüpheyle bakar. İçebakışsal psikoloji, fizikî olaylara
ilişkin gözlemle psikologun kendi zihin hâllerine ilişkin içebakışı arasındaki
özsel farklılığı görebilmeyi başaramaz. Zihinsel fenomenler söz konusu
olduğunda, gözlemleme edimi, kaçınılmaz olarak nesnesini tahrif eder: `O,
diyelim ki kızgınlığımızı gözlemleme -dikkatimizi onun üzerinde yoğunlaştırma-
teşebbüsümüz, onu hemen çarpıtır, der. İçebakışın güvenilirliği de, dış
gerçekliğe ilişkin bilgimizde olduğu gibi, tanım gereği, başka gözlemciler
tarafından denetlenemeyen bir şeydir. Husserl'in de ifade ettiği gibi,
psikolojik fenomenler `kendilerini tecrübede, çeşitli şekillerde değişen "öznel
görünüşlere" göre sunma' imkânı olmayan saf fenomenlerdir.

Brentano, bunun yerine, zihinsel fenomenlere ilişkin `algı'yla `gözlem'
arasındaki bir ayrıma dayanan `tasvirî psikoloji' adını verdiği psikoloji türünü
teklif eder. İçebakışçı psikolog, sadece kendi zihin hâllerini gözlemler.
Psikologun gözlemi, nesnesi olarak ilk zihin hâline sahip, ve, görmüş olduğumuz
gibi, özü itibariyle güvenilmez olan, ilâve bir zihin hâline eşittir. Oysa algı,
her zihin hâline eşlik eden ya da her zihin hâlinin bir ögesi olan ve
dolayısıyla, bu problematik ilâveyi içermeyen bir şeydir. Passmore'un yararlı
açıklamasına göre, `her zihinsel edim kendisini doğrudan doğruya "ikinci
nesnesi" olarak -bir "görünüş" olarak, veya zihinsel edimin gerçek karakterinin
kendisinden çıkarsanmak durumunda olduğu bir şey olarak değil, fakat tam tamına
zihinsel edimin gerçekte olduğu şey olarak- algılar.' Algı, psikolog için,
`konusunu meydana getiren gerçekliklerin dolayımsız bir idrakini' sağlar.
Brentano, bununla alakalı (ve daha anlaşılır) olan, bilincin `yönelimselliği'
ilkesini, içinde bir rahip olarak yetiştiği, skolastik gelenekten türetir. Buna
göre, `bir nesneye yönelmiş olmaları', bir `içerik' ya da `nesneye gönderimde
bulunmaları' zihinsel ya da psişik fenomenlerin ayırıcı bir özelliğidir:



Her zihinsel fenomen, her ne kadar hepsi bunu aynı şekilde yapmasa da, kendi
içinde nesne olarak bir şeyi içerir. Sunumda bir şey sunulur, yargıda bir şey
tasdik ya da inkâr edilir, aşkta sevilir, nefrette onun kendisinden nefret
edilir, arzuda arzulanır, vs.... Bu yönelimsel varoluş, salt zihinsel
fenomenlere özgü bir özelliktir. Hiçbir fizikî fenomen buna benzer bir şey
sergilemez.
Büyük halamı anımsar, boğadan korkar ve bir kitap yazmaya karar veririm -bu
örneklerden her birinde, zihin hâli, `büyük halam', `boğa' ve `bir kitap yazma'
deyimleriyle gösterilen belli bir nesne ya da içeriğe yapılan gönderim olmadan
betimlenemez. Yönelimsel nesnenin dünyadaki fizikî bir şeyle (örneğin,
`boğa'yla) aynı olmaması hususu, önem taşır. Bu, nesneleri, yıkılmış binaları,
David Copperfield'i, tek boynuzlu at şeklindeki hayvanları veya dört kenarları
üçgenleri düşündüğümüzde, varolan şeylere tekabül etmeyen, hatta edemeyen zihin
hâllerinde açıklıkla ortaya çıkar. Sayılarla, mantıksal bağıntılarla ve
kızgınlık, yaratıcılık veya kıskançlıkla ilgili düşünceler de benzer problemlere
yol açar. Brentano, zihinsel edimlerin nesnelerinin özel statüsünü betimlemek
amacıyla, onların bilinçteki `yönelimsel varoluşları'ndan veya `içkin
nesnellikleri'nden söz eder. Bununla birlikte, o bir yandan da, `fizikî
fenomenlerin bile yalnızca "zihinde" varoldukları düşünülür' mealindeki
cümlelere ilişkin yanlış bir idealist yorumdan sakınmaya özen gösterir. Zihin
hâllerinin, sayılar, bağıntılar, tümeller ve varolması imkânsız nesneler
türünden, soyut nesnelerinin varlık statüsüne dönük bu ilgi, Husserl'in
aritmetik ve matematiğin temelleri konusundaki çalışmaları için itici bir güç
sağlamıştır. Husser, Brentano'nun tasvirî psikoloji anlayışını, epistemolojik
problem için tek münasip yaklaşım olarak gördüğü şeye uygular. Bu, şüphe
götürmez tek şey olarak bilincin kendisine ilişkin incelemedir. `Nesne kuran
öznellik' olarak bilincin doğasını anlamak için, `saf' ya da `transendental'
bilinç alanına girme gereği duyarız, öyle ki dünya bundan sonra, `tüm özsel
yönleriyle... ve önyargısız' tasvir edilebilsin. Husserl`in terimleriyle, bizim
bilinci `fenomenolojik olarak' ya da diğer bir deyişle, göründüğü şekliyle veya
saf fenomen olarak incelememiz gerekmektedir. Aynı zamanda, düşüncelerimizin
normalde kendilerine gönderimde bulundukları düşünülen, dış dünyadaki fizikî
nesnelerin varoluşuyla ilgili her tür kabulden titizlikle kaçınmalıyız. Bu ise,
`doğal tavrın paranteze alınmasını' (epokhe) , fizikî dünyadaki olaylara ilişkin
doğal bilimsel açıklamalarda ve sağduyunun yorumlarında ortaya çıkan varoluş,
nedensellik, vs., ile ilgili kabullerin askıya alınmasını içerir. Fenomenoloji,
doğal tavrı paylaşanlar olarak bizleri, bilince gerçekten verilmiş olanları,
normal olarak kabul ettiklerimizden süzerek çıkarmaya teşvik eder. Bu noktada,
Husserl'in, Kartezyen kabulleriyle Descartes'a duyduğu hayranlığın telkin
edebileceği gibi, şüpheciyi şüphe edilemez bir takım temeller tespit ederek
cevaplamaya kalkışmadığını vurgulamak gereği vardır. O, bundan ziyade, daha
yeterli bir bilinç kavrayışının şüpheci argümanın etkili olmasını
engelleyeceğine inanır.
Husserl, Brentano’ nun psikoloji görüşünün fenomenoloji projesinin makul bir
proje olduğunu ispat ettiğini düşünür. Fenomenoloji, Brentano'nun terimleriyle
konuşulduğunda, gözlemden çok algıyı ihtiva eder. Fenomenoloji, içebakışsal
psikolojinin başka bir versiyonu değildir. Fenomenolojist, fiilî bilinç akışının
bireysel zihnî bileşenlerini gözlemlemez. O, zihinsel fenomenlerin `öz' ya da `eidos'unu
`sezgi yoluyla bilir. Eğer bu doğruysa, bilincin ayırd edici varlığına dair tam
bir açıklamanın önünde aslî hiçbir engel almaz, zira öz olarak zihinsel fenomen
tam tamına olduğu gibi görünen şeydir. O, görünüş ve gerçekliğin birbirinden
ayrıığı gündelik fizikî varoluş düzeninin bir parçası değildir. Öz olarak zihin
hâli, saf fenomen ya da görünüştür. Skolastik terimlerle ifade edildiğinde,
zihinsel fenomenlerin 'varoluşu (Dasein ya da existentia) yoktur, fakat onların
yalnızca, gözlemlenebiliyorlarsa eğer, en azından sezgi yoluyla bilinen bir
özleri (essentia ya da Sosein) vardır: `Eğer fenomenlerin doğaları yine de,
dolayımsız bir görmede kavranabilen ve doyurucu bir biçimde tanımlanabilen bir
özleri vardır... Sezgi özü özsel bir varlık olarak kavrar, ve orada-olmayı
hiçbir şekilde öngerektirmez. Bilinç, saf fenomen olarak ya da "eidetik bir
tarzda' sezilebilir.



Fenomenolojinin yöntemi, gerçekte bilinç fenomenlerinin `kendi başlarına, saf
içkinlikteki' saf sezgisi (ya da `' veya `öz analizi') yöntemidir. Bakışın,
doğal tavrın istediği şekilde, deneyime, bir insan ya da bir hayvanın içsel,bir
duygu hâli olarak, söz gelimi haz tecrübesine yöneltildiği psikolojik bakış
açısının tersine, fenomenolojik görüş noktasında, `bakış, bir mutlak tecrübenin
kendi içsel ve öznel akışı içinde tamalgısını veren mutlak saf bilinç üzerine
bir refleksiyona yöneltilir. Husserl`in fenomenolojik yöntem bağlamında
kullandığı teknik terimler, şöyle ya da böyle, herkesçe pek anlaşılabilir
olmayan terimler olsa bile, onun verdiği örnekler her zaman bu şekilde insanın
gözünü korkutacak cinsten değildir. Buna göre, bize ses ve rengin özlerini
birbirlerinden ayırt etme olanağı veren şey, saf ya da dolayımsız sezgidir.
Fenomenoloji, bu örneğin de telkin ettiği gibi, aynı zamanda Husserl'in tümeller
problemine getirdiği çözüme tekabül eder. `Nesne-kuran öznellik' olarak bilinç
üzerinde odaklaşma, belirli kavramları kullanma yeteneğimize empirizm tarafından
tercih edilen açıklama türü- ilişkin `nominalist' yorumların kaçınılmaz olarak
döngüsel olduğu kabulünün diğer yüzüdür.
Kavramları kullanma yeteneğimizle ilgili nominalist yorumlar, deneyimden
hareketle genelleme yapma yeteneğimize dayanır. Diyelim ki, belli bir rengi olan
nesnelere ilişkin bir dizi duyumu tecrübe ettikten sonra, söz konusu rengin
kavramını = kırmızı' tümelini- kazanırız. Fakat nominalizmi eleştirenlerin
uzunca bir süreden beri işaret ettikleri gibi, kırmızı nesnelerin ne kadar çok
duyumuna sahip olursak olalım, önceden kırmızı nesneleri birlikte sınıflama
yeteneğine sahip olmadıkça ya da bir diğer deyişle, tüm kırmızı nesnelerin ortak
olarak kırmızılığa sahip olduklarını bilmedikçe, kırmızı kavramını kazanamayız.
Ama bu, bizim kırmızı kavramına zaten sahip olduğumuzu varsayar. Husserl'in
yaklaşımı en azından, dikkatimizi bilincin bu başarısı üzerine odaklaştırma
avantajına sahiptir.



Fenomenolojik yönteme ilişkin daha ayrıntılı bir betim, Husserl'in önkabulleri
olmayan bir felsefe anlayışı, yönelimsellik ve saf öz olarak bilincin ayırd
edici varlığı arasında bulduğu ilişkiyi aşikâr hâle getirir:



bilgi teorisi herşey bir yana, bilinçle varlık arasındaki ilişkiyle ilgili
problemleri araştıracaksa eğer, onun önünde, yalnızca bilincin karşılığı,
bilince özgü bir tarzda `yönelinmiş', yani algılanmış, anımsanmış, umulmuş,
resimsel olarak tasarlanmış, imgelenmiş, tözleşleştirilmiş, inanılmış,
düşünülmüş, değer biçilmiş, vs., bir şey olarak varlıklar vardır. Bu nedenle,
araştırmanın bilince ilişkin bilimsel, özsel bir bilgiye, ayırd edilebilir tüm
biçimleri içinde, bilincin kendisinin kendi özüne göre olduğu şeye doğru
yöneltilmiş olması gerekir. Bununla birlikte, araştırma aynı zamanda, bilincin
nesnel olana farklı yönelme tarzlarına olduğu kadar, bilincin `anlatmak
istediği' şeye doğru da yöneltilmelidir.
Burada, bilincin `anlatmak istediği' şeye yapılan gönderme, Dilthey'ın zihin ya
da tini ve onun nesnelleştirimlerini anlamak için hermeneutik yöntemi
kullanmasını anımsatır. Fenomenoloji, herşeye karşın, hermeneutiğin kavramlarını
anımsatan kavramları, daha belirgin bir biçimde felsefî olan amaçlar için
kullanır. Husserl dış dünyaya ilişkin algı ve bilgimizin, hatta en temel
mantıksal ve matematiksel kategorilerimizin bile, fenomenolojik olarak, anlamlar
dünyasında temellendirilmesi gerektiğini savunur. Bilinç içerikleri, daha tipik
bir biçimde empirik gelenekte olduğu gibi, doğrudan doğruya maddî nesnelerin
`şey-benzeri' dublörleri olarak (gerçekte şeylerin, `zihinde' bulunan `kopyalan'
ya da etkileri, veya `ideleri' veya `izlenimleri' ya da `duyu verileri' olarak)
şeyleştirilmek yerine, bir özler ya da anlamlar düzenine göre anlaşılmalıdır. Bu
bakımdan Hume; fenomenolojinin sahasına çok yaklaşır, ama empirist psikolojinin
yasağı dışına çıkamaz `Locke'un okulundarı, psikolojinin sahasına neredeyse
giren, fakat gözleri körleşen, psikolojik bir filozoftur.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Fenomenoloji nedir?Fenomenoloji hakkında.. Salı Tem. 21, 2009 4:37 pm

Husserl'in kesin bilim olarak felsefe programı, aşikâr keskinlik ve
yaratıcılığına rağmen, daha iddialı hedefleri hayata geçirmede güçlüklerle
karşılaşır. Husserl'in doğrudan doğruya `şeylerin kendileriyle başa çıkma
yönündeki giderek gelişen teşebbüslerinin soyutluğu ve muğlaklığı da, her hâlde
ironiktir. Saf fenomenoloji projesini hayata geçirme güçlüğü, Husserl'in, The
Crisis of European Sciences and Transcendental Phenomenology [Avrupa
Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji] 'de toplanmış olan, son
konferans ve yazılarından bazılarına yansır. Hitler'in nasyonal sosyalistlerinin
Almanyâ da iktidarı ele geçirmelerinden sonra kaleme alınmış olan bir yazıda,
Husserl, kendisini hayatı boyunca meşgul etmiş olan konulara geri döner. Olgusal
bilim, bilim idesinin saf olgusal bilime pozitivistik indirgenişinin bir sonucu
olarak, insanî değerleri, insanın özgürlüğünü açıklamak ya da aklı akıldışından
ayırmak suretiyle temellendirmeye muktedir değildir. Hem nesnelci doğa bilimleri
ve hem de değerden bağımsızlık düşünce- sine sadık kalan insan bilimleri
anlamında, bilimsel akıl, `ilke olarak tam da, en mutsuz zamanlarında en meşûm
bunalımlara teslim olan insanın fazlasıyla nazik olduğunu düşündüğü soruları,
bütün bir insan varoluşunun anlam ya da anlamsızlığı sorularını ihmal eder. İşte
bu anlam kaybı, şimdi daha çok kendisini bilim pratiğiyle açımlayan
`yaşama-dünyası' arasındaki bir uçunımla ifade edilir.

Pivcevic'in de ifade ettiği gibi, `bilimin anlamı konusundâ yaşanan karışıklık,
bilimin tarihsel insanî bağlamından koparılmış olmasının bir sonucudur.' Bu
koparılışın bir sonucu olarak, insanî dünyanın bizatihi kendisi bizim için
giderek daha anlaşılmaz hâle gelir: `Modern bilim, her ne kadar doğayı daha iyi
anlamamıza ve ona daha başarılı bir biçimde egemen olmamıza yardım ediyor olsa
da, dünyamız olarak dünyayı bizden gizleme eğilimindedir.



Husserlin Avrupa bilimlerinin krizi karşısındaki tepkisi, şimdi her tür düşünce
ve eylemin temel önkabulü olarak yaşama-dünyasının rolü üzerinde odaklaşmaktır.
Özellikle bilim ve felsefe, `önkabullerin sorgulanmamış bir zeminine', yaşama
dünyasını meydana getiren gayri-refleksif kabullerin, değer ve pratiklerin bir
arkaplanı üzerinde sürdürülen faaliyetler olarak anlaşılmalıdır. Tüm felsefî ve
bilimsel araştırmalarda, bizi kuşatan yaşama dünyasının -içinde her birimizin
(şu anda felsefe yapmakta olan benim bile) kendi varoluşumuza bilinçli olarak
sahip olduğumuz çevremizdeki dünyanın- varolduğu peşinen kabul edilir; bilim
adamları ve teorileriyle birlikte, bu dünyadaki kültürel olaylar olarak,
bilimler de buradadır. Biz bu dünyada, yaşama dünyasının nesneleri anlamında,
nesneler arasındaki nesneleriz, yani bir şeylerin ister fizyolojide, psikolojide
ya da ister sosyolojide, bilimsel olarak ispatlanmasından önce, deneyimin aşikâr
kesinliği içinde, şurada ya da buradayız. Öte yandan, bizler bu dünya için
özneleriz, yani onu tecrübe ve temaşa eden, ona değer biçen, onunla amaçlı bir
biçimde ilişki kuran ben-özneler olarak varız...
Pozitivizm ve olgusal bilim, eskiden~hayatlarımızı kendilerine dayandırdığımız
bu teori öncesi kesinlikleri, bize daha bilimsel ya da daha kesin bir alternatif
sağlamadan alt üst eder. Yaşama dünyasına ilişkin daha kesin bir felsefî
kavrayıştan yoksun bulunmaktayız. Hakikî felsefeye düşen görev, bilimle yaşama
dünyası arasındaki uçurumu kapatacak böylesi kesin bir kavrayışı hazırlamaktır.
Husserl, `yaşama-dünyasının' özüne ilişkin felsefi bir analiz gerçekleştirirken,
fenomenolojik yöntemi bu göreve koşabileceğine inanır. Bununla birlikte, bilen
öznenin başarıları için öznelerarası geçerli ve tarihsel olarak konumlanmış bir
arkaplan olarak yaşama dünyası görüşünü, Husserl'in ilk fenomenoloji
formülasyonlarının temelinde bulunan transendental bilincin perspektifiyle
bağdaştırmak zordur. Husserl'in son dönemin verimi olan eserlerinde,
transendental fenomenolojinin teorik çerçevesinin ötesine gitmeye başladığı
söylenebilir.
Husserl'in ihtiraslı epistemolojik iddiaları ve transendental fenomenolojinin,
yeni yaratılmış terimlerin amansız bir çoğalışı ve zaman zaman da anlaşılması
güç ayrımlarıyla seçkinleşen incelikle işlenmiş donanımı, en sonunda yeni
izleyiciler buldu. Muhtemelen Husserl'in, şeylerin kendilerine geri dönme,
`bilim ve felsefeden önce' var oldukları şekliyle şeylerin kendilerine geri
gitme düşüncesinin yaratıcı bir düşünce olduğu ortaya çıktı. Bubnel in de
söylediği gibi, `fenomenolojinin mirası, şu hâlde, uzun bir süre boyunca,
Husserl'in sisteminin tanımlanmasından değil de, felsefe yapma işi karşısında
alınacak belli bir tavırdan meydana gelir. Buna göre, örneğin Maurice Merleau-Ponty'nin
(1908-1961) eserinde, bilinç içeriklerinin fenomenolojik bir tasviri ve deneysel
psikolojiye yönelik özgün bir eleştiri, bedene, algıya, cinsellik ve cinsiyete
ilişkin felsefi tartışma için etkileyici bir temel sağlar. Max Scheler
(1874-1928), Husserl'in entellektüalizminin tersine, duyguların, ve irâdenin,
ahlâkî ve öznelerarası olanın önemini vurgular. Onun fenomenolojik
antropolojisi, ben ve ötekinin karşılıklı bağımlılığına, ve salt bilen özneden
daha fazla bir şey olarak, bir kişi kavramına dayanır. Alfred Schütz
(1899-1959), sağduyunun gündelik hayatla ilgili önkabullerine ilişkin sosyolojik
bir araştırma için yaşama-dünyası kavramını benimser. Ama Husserl ve de
Dilthey'in düşüncelerinden bazıları, en verimli devam ve gelişimlerini,
hepsinden önemlisi Heidegger'in `ontolojik hermeneutiği'nde bulur
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Fenomenoloji nedir?Fenomenoloji hakkında..

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Acemi Forum Eğitim & Öğretim :: Ödevler & Tezler & Projeler :: Felsefe & Psikoloji -
Powered by phpBB © Acemi Forum
Copyright © 2007 By [-İDLE-] & adegerli33