Hoşgeldiniz, Misafir
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 17
 

AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Idealizm nedir?ıdealizm doğuşu,idealizm hakkında...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Idealizm nedir?ıdealizm doğuşu,idealizm hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:35 pm

İng. idealizm; Fr. idéalizme, Alm. idealismus, es. t. mefkürecilik,
iftikâıiyye]



Felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri
ya da olup bitenleri belirlediğini savlayan tüm Felsefe öğretilerini
içerecek biçimde kullanılan "idealizm" terimi, varolan her şeyi
"düşünce"ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir
gerçekliğin varolduğunu, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir
varlığın ya da maddenin (maddî gerçekliğin) bulunduğunu yadsıyan felsefe
akımını niteler. y



Felsefede tüm varlığı düşünceye indirgeyen bir öğreti; gerçekliğin maddî
güçlerden değil de idealardan (fikirlerden, düşüncelerden, kavramlardan,
tasarımlardan vb.) ya da bunları kuran uslardan, zihinlerden, benlerden
vb. oluştuğunu öne süren bir kuram; varlığın gerçekte fıziksel bir
nitelik taşımadığım dillendiren bir duruş; her türden maddî varlığın
tinsel ya da zihinsel bir temele indirgenebileceğini savunan bir görüş
olarak "idealizm", varlığın düşünceden bağımsız olarak varolduğunu kabul
eden "gerçekçilik", "maddecilik" ve "doğalcılık" felsefe anlayışlarının
tam karşı kutbunda yer almaktadır.



Felsefece düşünmenin tarihinde pek çok türü bulunmakla birlikte idealizm
genel olarak ilkin ikiye ayrılır: Bir yanda, varlığı bireyin düşüncesine
bağlayıp ondan türeten, gerçekliği öznenin zihinsel içeriklerine
indirgeyen öznel idealizm; öte yanda, varlığı en geniş anlamıyla
"düşünce"ye, tinsel bir varlığa ya da tanrısal bir usa, başka bir
deyişle maddî olmayan bir töze ya da ilkeye bağlayıp bundan türeten,
gerçekliğin özneden bağımsız nesnel idealardan oluştuğunu savunan nesnel
idealizm. Yine metafızik ya da bilgikuramsal yaklaşımı odağa
koyması bakımından iki ana idealizm anlayışından söz açılabilir: Bir
yanda, metafiziği remel alıp gerçeği idealara dayandıran, gerçekliğin
özünü birer "görünüş" olarak gördüğü nesneler dünyasında değil de maddî
olmayan varlıkta arayan metafizik idealizm; öte yanda, bilgi edinme
sürecinde özneyi nesne karşısında belirleyici sayan, "nesneyi özneye,
bilineni bilene bağli kılan", insan zihninin yalnızca tinsel olanı
kavrayabileceğini öne süren bilgikuramsal idealizm.



Idealizmin neliğini, felsefe tarihi içinde nasıl biçimlendiğini ve
nereye oturtulması gerektiğini kavramak için yürünebilecek en iyi yol,
kimi filozoflarca "ilk felsefe" olarak adlandırılıp felsefeyle bir
tutulan, kimilerince de felsefenin omurgasını oluşturduğu düşünülen
metafıziğin tam ortasından geçmektedir. Bu bağlamda, bir bütün olarak
gerçekliğin doğasıyla ilgilenen metafızik araştırmaların çok büyük bir
bölümünün Eelsefe tarihi boyunca üç ana gerçeklik tasarımı
doğrultusunda, dolayısıyla da üç ana metafizik düşünme kipi çevresinde
kümelendikleri görülmektedir.



Bunlar en yalın anlamlarıyla şu biçimde sıralanabilirler:



(ı) zihin ya da bilinç temelli metafizik;



(ıı) madde ya da fiziksel varlık temelli metafizik;



(ııı) hem zihni hem de maddeyi aşan en yüksek varlık temelli metafizik.



Bu metafizik düşünme üçlemesi, felsefe tarihinde İdealizm, Maddecilik ve
Aşkıncılık diye anılan üç ana metafızik düşünce okulunun ana
öğretilerinin oluşumuna da kaynaklık etmeleri bakımından ayrıca
önemlidir. Felsefede İdealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli
görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı
geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. İdealizm anlayışının
temelleri ilkin Platon'un "Idealar Dünyası Kuramı" yla atılmış olmakla
birlikte, daha sonra çeşitli Fılozoflarca ussal düşünceye yönelik olarak
sunulan metafızik savunularla iyiden iyiye güçlendirilmiştir. Buna karşı metafizikte idealizm, bütün fıziksel
nesnelerin bütünüyle zihne bağımlı olduğu, onların bilincinde olan bir
zihin olmaksızın metafızik anlamda hiçbir varlıkları olmadığı anlayışına
karşılık gelmektedir. Bir başka deyişle, metafızik idealizme göre
gerçeklik her durumda zihne bağımlı olduğu için gerçekliğin gerçek
bilgisi ancak tinsel bir bilinç kaynağına başvurularak elde
edilebilirdir. Buna karşı, idealizm ile taban tabana zıt bir konuma
yerleştirilip temellendirilen Maddecilik, zihnin ya da bilincin bütün
bütün fiziksel öğeler ile süreçlere indirgenebileceğini savunmaktadır.




Felsefede maddecilik, bütün varlığın maddeyle, maddenin bir yüklemi ya
da etkisiyle açıklanıp temellendirilebilir olduğu anlayışı üstüne
kurulmuştur. Maddeciliğin ana öğretisine göre, kendisi dışında ya da
kendisinin ötesinde bir başka varlık bulunmayan madde enson anlamda
gerçekliktir. Bu yüzden idealizmin savunduğu gibi bilinç görüngüsü maddi
olmayan kaynaklara gidilerek değil, ancak sinir sistemindeki birtakım
fızyo-kimyasal süreçlere odaklanmak yoluyla açıklanabilirdir.
Metafizikte maddecilik, açıkça görülebileceği gibi, her durumda zihnin
üstünlüğünü ve önceliğini savunan, buna karşı maddeyi zihnin bir
yansıtımı ya da bilinç yaşantısında gerçekleşen nesnelleştirmenin sonucu
olarak gören idealizmin karşısavıdır. Dolayısıyla metafizik
maddecilikte, fıziksel nesneler ile bunların birbirleri arasındaki
değişik ilişkilerinden meydana gelen dünya bütünüyle zihinden
bağımsızdır. Metafizikte, bütün gerçekliği tek bir maddesel tözden
türeten sonuna dek götürülmüş saltıkçı maddecilik çoğunlukla "maddeci
bircilik" diye adlandırılmaktadır.



Öte yanda bircilik anlayışı içinde yer alan zihin-madde birlikteliği
kuramı, zihin ile maddenin eşdeğer varlık kategorileri olduğunu, birinin
ötekinin yalnızca bir görünümü olduğunu ileri sürmektedir. Yakın
dönemlere gelindiğinde, modern felsefe döneminde metafızik maddeciliğin
çok büyük ölçüde Darvin'in "evrim öğretisi"nin etkisi al- ana girerek bu
kuram içinde özümsenmiş olduğu söylenebilir. Bu iki anlayışa (Idealizm ile Maddecilik) seçenek olarak
ortaya atılan bir üçüncü metafızik yaklaşım olan Aşkıncılık (transendentalizm;
deneyüstücülük) , felsefede genel anlamıyla, hem duyulara dayalı
deneyimden elde edilen gerçeklikten hem de insan usuyla ulaşılabilir
olduğu öngörülen gerçekliğin bilgisinden çok daha yüce ve yüksek bir
gerçeklik olduğunu öne sürmektedir. Bu anlamda neredeyse bütün
aşkınsalcı öğretilerin tinsel alan ile maddesel alan ayrımı üstüne
temellendirildikleri söylenebilir. Yalnızca düşünsel sezgi yoluyla
gerçek anlamda bilinebilir bir nitelik taşıyan "Saltık İyi"nin
deneyötesi varlığını kesinleyerek, "aşkınlık" kavramını bir felsefe
kavramı olarak ilk Platon geliştirmiştir. Daha sonraları ise tanrıbilim
yönelimli ortaçağ fılozofları aşkınlık kavramını tanrısallığa
uygulayarak, Tanrı'nın deneyden elde edilmiş tasarımlar yoluyla ne
betimlenebilir ne de anlaşılabilir olduğu düşüncesi doğrultusunda
"olumsuzlamacı tanrıbilim" yaklaşımını temellendirmişlerdir. Nitekim
Tanrı'nın doğanın dışında varolması anlamında aşkın olması düşüncesi
Hıristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlik dinlerinin, özellikle de bu
dinlerin ortodoks anlayışlarının en temel ilkesidir. Modern felsefenin
başlarındaki aşkınsalcılık yaklaşımı, bütün gerçekliğin tümüyle saltık
tinin ya da istencin dışavurumu olduğunu zaman XIX. yüzyılın egemen
felsefe akımı "saltık idealizm"in doğmasına da zemin hazırlamıştır.



Metafızik çerçevenin dışına çıktığımızda, özellikle "ideal" (ülkü) ile
"idealist" (ülkücü) sözcüklerine gündelik dilde yüklenen anlamlar
doğrultusunda "idealizm" (ülkücülük) terimi ahlâk bağlamında farkli
kullanımlara sahiptir. Kimi düşünürler felsefi idealizm ile ahlâki
idealizm arasında bir ayrıma giderek, felsefı idealizmin düşünce ile
varlık arasındaki ilişki üzerine ortaya konan belli bir öğreti olduğunu,
buna karşı ahlâki idealizmin ise davranışlarımıza yön veren,
eylemelerimizin altyapısını oluşturan, tüm yapıp etmelerimizi belirleyen
etik bir tutum ya da duruş olduğunu dillendirmişlerdir. Başka bir deyişle, bu düşünürler için ahlâki idealizm en
genel anlamda bir ülküye, bir yüce ereğe çıkar gözetmeden bağlanmış
yaşam biçimine ya da dünya görüşüne karşılık gelmektedir. Bununla
birlikte hiç kuşku yok ki, ilkin Platon tarafından savunulan, "İyi
İdeası"nın yeryüzünün (ve ötesinin) kralı ilan eden ya da tek tek
değerleri en yüksek şey olarak olurlayan öğreti; Kant tarafindan ortaya
konduğu biçimiyle ahlâk felsefesinde mutçuluk ile yararcılığın karşı
kutbunda yer alan, her türden mutluluk, yarar ya da başarıya
aldırmaksızın her durumda kayıtsız koşulsuz ona uyulması beklenen saltık
zorunluluğu ya da gerekliliği ("koşulsuz buyruk'~ tek eyleme ölçütü
olarak getiren görüş ("ödev ahlâkı ve Kant 'la başlatılıp Hegel 'le
zirveye çıktığı düşünülen Alman idealizminin Schelling, Fichte gibi
düşünürlerince ortaya konan ahlâk anlayışları da ahlâksal açıdan birer
idealizmdir.



Yine, felsefenin estetik dalına geldiğimizdeyse, idealizm sanat alanında
savunulan "gerçekçilik" anlayışının karşısına dikilen, sanatın enson
amacını doğada ya da dünyada bulunduğu varsayılan gerçekliklerin öykünme
yoluyla yeniden yaratılmasında değil de ideaların, öncesiz sonrasız
varlıkların yetkinliğinin ve güzelliğinin ülküselleştirme yoluyla
gövdelenmesinde ya da yaşama geçirilmesinde bulan görüşe karşılik
gelmektedir.



Doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir
saltık gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak gören; varlığın
tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünen; varoluşu bedeni
doğa, ruhu Tanrı olan tek bir birlik olarak algılayan; evrenin usa
bağımlı olduğunu savlayıp ltiçbir olgunun amaçsız, karmaşık ve de bizim
için bütünüyle bilinemez olmadığını savunan; usun sağladıklarının
dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne süren; gerçekliği "idea",
"us", "tin" olarak belirleyip maddeyi tinin bir görünüşü sayan ve
"Saltık" olanı bulgulamaya yönelen bit öğreti olarak idealizmin
başlangıcı I..Ö. VI. yüzyıla, ilkçağ Yunan felsefesinde Ksenophanes'e
değin uzanır. Ksenophanes , çok olanı Bir'e indirgemiş ve bu Bir'i
"tüm düşünme" olarak belirlemiştir. Ksenophanes'in öğretisi günümüzde
metafıziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi Parmenides 'in kurduğu
Elea Okulu eliyle daha bir gelişim göstermiştir: "Varlık, değişmez ve
birdir; özne ve nesne bir ve aynıdır."



M.Ö. V. yüzyılda Anaksagoras , kaos'tan (karmaşa) kosmos'u (düzen)
oluşturan ve belli bir telos (erek) taşıyan nous (düşünce gücü)
kavramını birincil töz, yani arkhe olarak öne sürmüştür. Ona göre
maddeyi yaratan Nous düzenleyici ilkedir. Böylece felsefe tarihinde ilk
kez Anaksagoras maddenin (hyle) karşısına usu (noııs) koymuş; usun
"yaratan", maddeninse "yaratılan" olduğunu dillendirmiştir.



Yine de, felsefede pek çok konuda olduğu üzere, idealizmin ük dizgeli
biçimini Platon 'da görürüz. Buna göre "gerçek varlik idea, `düşünce
varliğı'dır." Platon "düşünülür dünya" (idealar dünyası) ile "duyulur
dünya" (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden
ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı
değişmez gerçeklikler diye gördüğü idealardan oluşan gerçek dünya olarak
ilan etmiştir. İdealizmin felsefede izlenebilecek daha sonraki gelişim
serüveni bir anlamda Platon'a düşülen bir dipnottan ibarettir.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Idealizm nedir?ıdealizm doğuşu,idealizm hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:36 pm

Felsefe tarihinde maddecilik ile idealizm ayrımına giden ilk filozof
usçu Leibniz olmasına karşın, bu ayrımın belirginleştirilmesinde İngiliz
deneyci fılozof Berkeley 'in katkıları çok daha önemlidir. Nitekim çoğu
Felsefe tarihçisi idealizmi bölümlendirirken Berkeley'in öznel
idealizmini, Kant 'ın transendental (deneyüstü) idealizmi ve Hegel 'in
saltık idealizmiyle birlikte üç temel idealizm biçiminden biri olarak
anar. Kendi felsefesini "madde tanımazcılık" diye adlandıran
Berkeley 'e göre iki tür gerçek varlık -tinler (zihinler) ve idealar-
söz konusudur; fıziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdırlar.
Dolayısıyla, Berkeley'e göre, bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde
doğrudan farkına vardığımız duyusal görünüşlerin bir toplamıdır. Bundan
dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yokturlar;
şeyler zihnimize sınırli zihin tarafindan algılandıklarında ulaşırlar:
"varolmak algılanmış olmaktır." Berkeley şeyleri, onlara atfettiğimiz
niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağı
düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin varoluşunun algılanmak
olduğunu, fıziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak varolduklarını
ileri sürer. Berkeley 'in fızıksel şeylerin, onları algılayan kimse
olmadığında da var gözükmeleri sorununa yanıtı, onların Tanrı'nın
zihninde varolduklarıdır.



Düşüncemizde şeylerin varlığını yaratan aşkın güç Tanrı' dır.
Berkeley'in fıziksel dünyanın idealardan oluştuğunu düşünmesinin iki
temel nedeni vardır: (i) fiziksel nesneleri deneyimde bir bütün
oluşturan ideaların toplamı olarak kavrarsak varoluşlarına ilişkin
deneysel kanıta sahip olabiliriz; (ii) Eıziksel şeylerin ikincil
nitelikleri zihnimizde idealar olarak varolurlar.



Her ne kadar Berkeley idealist düşünceye önemli katkılarda bulunduysa
da, idealist düşünce asıl gelişimini Kant 'la birlikte göstermiştir.
Kant'ın idealizmi, bilgikuramında temellenen uzamsal ve zamansal her şey
yalnızca görünüştür uslamlamasına dayanır. Kant 'a göre, dünya
hakkındaki bilgimize ilişkin yalnızca transendental idealizmin
açıklayabileceği iki çarpıcı gerçek söz konusudur. Birincisi dünyaya ilişkin çok miktarda "sentetik a
priori" bilgiye sahibizdir. Nitekim, aritmetik ve geometri ilksavları
bir bütün olarak dünyaya uygulandığım, her fıziksel ya da zihinsel
sürecin evrensel nedensel yasalarla uyum içinde olduğunu ve değişimin
niceliksel olarak ayrı kalan sürekli bir öze gereksinimi olduğunu
biliriz.



Ikincisi ne a priori (önsel) ne de a posteriori (sonsal) bilgi, insanın
yazgısına ve geleceğine ilişkin, Tanrı var mıdır yok mudur ya da ölümden
sonra yaşam var mı yok mu türünden "büyük" sorulara yanıt verebilir.
Fiziksel hatta zihinsel dünyalar konusundaki sentetik a prioribilgimizin
tek olanaklı açıklaması, gerçekte kendi bilişsel doğamıza ilişkin
bilgimiz olduğudur. Algısal sezgimizin formları uzay ve zaman ile
nedensellik, töz, ilinek gibi kategoriler; daima bilgisiz kaldığımız
şeylerden (`noumena ben'e ulaşan, bilinçsiz uyarandan doğan gerçek ya da
olanaklı deneyim dünyamızın birliğini oluşturduğumuz kategorilerdir.
Kant şeylere ilişkin a priori bilgimizi, yalnızca zihnimizin şeylere
uymak zorunda oldukları bir yapı yüklediğini varsayarak açıklaya-
bileceğimizi savunur. İnsan zihni gerçeklere değil, yalnızca görünüşlere
bir yapı yükleyebildiğinden bilgimiz görünüşlerle sınırlıdır.
Görünüşler, gerçek ya da olanaklı deneyimimizin nesneleri olarak
varolduklarından zihnimizin yüklediği koşullara uymak zorundadırlar
yoksa bize görünmezler. Kant bu nedenden ötürü töz ve neden gibi
kategorileri fıziksel dünyaya uyguladığımızı, bunun da metafıziğe
yönelmemizi ve bu kategorileri insan deneyiminin ötesine uygulamamızı
engellediğini düşünür. Kant bunun bilimi şüpheli duruma düşürmediğini,
aksi- ne bilimi kuşkuculuktan korumanın tek yolunun bu olduğunu savunur.
Bilim bize doğrulan ama yalnızca görünüşlere ilişkin doğrulan söyler.
Bilimin işlevinin bize gerçeklik hakkındaki doğroyu söylemek olduğunu
iddia edersek, onun bütünüyle aldancı olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Ayrıca Kant , gerçekliğin uzay ve zamanda olduğunu söylersek, belirli
bir biçimde kendi içimizde çelişkiye düşeceğimizi savunur. Kant bu
durumda uzay ve zamandaki dünyanın ya sonlu ya da sonsuz olduğunu iddia
etmemiz gerektiğini ve her iki durum da bizi kendisiyle çelişen
sonuçlara götürdüğünden tek çözümün gerçekliğin uzay ve zamanda
olmadığını söylemek olduğunu savunur. Kendisini bir yandan "deneysel gerçekçi" öte yandan da "transendental
idealist" diye adlandıran Karıt, son çözümlemede duyuların ve deneyin
verdiği bilginin yanıltıcı olduğunu; gerçeğin usun tasarımlarında
yattığını; duyuların getirdiği verilerin ancak usun önsel (a priori)
verileriyle biçimlendikten sonra bilgi haline gelebileceğini
düşünmektedir. Kant ' tan sonra Alman İdealizmi üç koldan ilerler:
Fichte 'nin öznel idealizmi; Schelling 'in nesnel idealizmi; Hegel'in
saltık idealizmi. XIX. yüzyılın önde gelen idealistleri Fichte,
Schelling ve Hegel, Kant 'tan oldukça etkilendiyseler de bir yandan da
onun felsefesini bütünüyle dönüştürmeye çalişmışlardır. Fichte , dış
dünyayı ve zihin durumlarım bir kenara bırakır; doğrudan doğruya, hem
zihindışı nesneleri hem zihinsel durumları kavrayan saltık, aşkınsal
"ben" üstüne odaklanır. Bireysel, tek tek gözlemlenebilir benler bu
aşkınsal ben'in sayısız öznelere bölünmesidir. Ona göre "Ben", bir şey
ya da cisim değil salt etkinlik, "kendini ortaya koyma" (ya da kendinin
farkına varma, kendi üstüne düşünme) etkinliğidir. Ben, kendi kendinin
farkına/bilincine varması sayesinde vardır: "Ben, Ben'im (varım)."
Ben'in bu kendini ortaya koyması "sav"dır. Bu ortaya koymanın belli
koşulları, dolayısıyla belli içermeleri vardır. Ben'in kendini ortaya
koyuşunu kabul eder, fakat koşulları ve içermeleri reddedersek bir
çelişkiye düşeriz. Ben bu çelişkileri ortadan kaldırarak ilerler. Ben
kendinin bilincine vararak çalışır ve böyle yaparak kendini sınırlar,
bunu kendinden başka bir şeyi, kendi olmayan'ı, Ben- olmayan'ı
("karşısav' ortaya koyarak yapabilir: "Ben, Ben-olmayan değilim." Bu
aşamada Ben, yeni bir çelişkiye düşer: "Kendini hem evetler hem yadsır."
Bu çelişki de bir bireşim ile çözülür: Ben, bedenin tinin bir görünüşü
olduğunu düşündüğü kesin olsa da algılanmayan nesnelerin değergesi
hakkındaki düşünceleri pek açık değildir. Hegel 'in felsefesi, bütün kavramların en soyutu ve en
boşu "varlık"tan başlayarak düşüncenin a priori süreciyle tinsel yaşamın
en yüksek mantıksal kategorilerine dek ulaşabileceğimizi göstermeye
çalıştığı diyalektiğe dayanır. Bu uslamlama kipinin en ayırt edici
özelliği üçlemeler halinde başlayıp aynı biçimde de sürüp gitmesidir.
İlk önce uygun bir kavram alınır, tutarsızlığı onun karşıtıyla
değiştirilmesine yol açsa da ikincisi de temelde benzer eksiklikler
gösterir ve tek sağalnm yolu bu ikisinin iyi noktalarım bir üçüncü
kavramda bireştirmektir. Çeşitli sorunları çözse ve bizi doğruya
yaklaştırsa da bu bireşim de tutarsızlıklar gösterdiğinden yeni bir sav
ve karşısav doğar ve ikisinin arasındaki çatışkı yeni bir bireşim
tara8ndan çözülür. Bizler temel "saltık idea" kategorisine ulaşana ve
bütün gerçekliğin tinin ifadesi olduğunu ispatlayana dek sav, karşısav
ve bireşim üçlemesi süreci yoluna devam eder.



Hegel bu düşünce sürecini ya da düşünme yordamını hem mantıkta hem de
etik ve siyasetin daha somut konularında başarıyla Inıllanır. Diyalektik
yalnızca bir uslamlama olarak değil, düşüncenin ve uygarlığın
gelişiminin bir açıklaması olarak da kavranır. Hegel 'de "saltık" tarih
ve toplumsal kurumlar yoluyla kendini açığa vurur. Böylece bireysel hak
ve değerler, toplumun ve devletin değerleri yanında ikincil kalır.
Hegel'e göre "idea", us, tin ve diğer tüm varolanların temelinde bulunan
ilkedir; varlik, bu idea'nın kendini açması, belli bir ereğe doğru
gelişmesidir.



Fichte, Schelling ve Hegel farklı biçimlerle de olsa dünyanın ancak ve
ancak uygun yeri zihin olan kavramların somut gerçekleşimi olduğu
kavranarak anlaşılabileceğini savunurlar. Bu onları Kant'a bağlasa da,
oalar ilgili kategorilerin niçin oldukları gibi olduklarını ve görünüşte
farkli zihinler için ortak bir deneyim bütünlüğünün niçin söz konusu
olduğunu açıklayarak-sonuçta dünya evrensel zihin ya da usun inşasıdır-
Kant'ı aşmaya çalışırlar. Bu saltıkçı idealistlerden oldukça ayrı duran, yalnız
ama etkili düşünür Arthur Schopenhauer ise "kendinde şeyleı"i kendisini
bir öznenin nesnesi olarak gösteren tekil bir evrensel istencin boyudan
olarak kavrayarak, kendinde şeyler alarurun doğasıru keşfettiğini iddia
eder.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Idealizm nedir?ıdealizm doğuşu,idealizm hakkında... Salı Tem. 21, 2009 4:36 pm

XIX. yüzyılın ikinci yansında Alman felsefeciler idealizmden
uzaklaşırken, idealizmin temelde saltıkçı bir türü İngiltere ve Amerika
Birleşik Devletleri'nde başat hale geldi. Bu dönemin en önemli özgün
idealist felsefecileri arasında T. H. Green (1836-1882) ile F. H.
Bradley (1846-1924) sayılabilir.



Green insan yaşamınıgelişiminin Darwin'in dogal ayıklanma kuramı
aracılığıyla, hatta doğalcı bir biçimde bile açıklanamayacağına
inanmaktadır. Green'e göre, insan yaşamının gelişiminin evrensel bir
tinin yaşamının aşamalı bir açılişı olarak kavranması gerekir. Ne
deneycilik ne de doğalcılık dünyanın bağlantıWığıru ve insan zihninin
farkli zamanlardaki olaylan bütünsel bir tarihte birleştirmesini
açıklayabilir. Bu yalnızca her birimizin onda vücud bulduğumuz tekil bir
evrensel tinin (Tann'run) kendini dışavumıasıyla olanakhdır. Green
şeylerin ancak zihinle bağlantıli olarak kavranabileceklerini öne
sürmüş; Kant ve Hegel gibi düşüncenin algıdaki yeri üzerinde durmuştur.




Bradley ise Görünür ve Gerçklik'te (Appearance and Reality, 1893) bütün
sıradan kavramlarımızuı, özellikle de "ilişki" kavramımızın, kendi
içinde çelişkili olduğunu göstermeye çalışır. Yıne de beklenebileceği
üzere bu tarutlama çabası Bradley'i kuşkuculuğa değil, bütün bu
çelişkilerin ortadan kaldırıldığı yetkin bir düşüncenin, yani aşkınsal
saltığın varolduğunu varsaymamız gerektiği sonucuna götürür. Bradley 'in bu düşüncesi iki temel sava dayanır:
(çeşitli tarzları ve içerikleriyle deneyim dışında hiçbir şey I
kavranabilir değildir (iı) farkli şeyler olarak betimlediğimiz şeyler
daha yüksek bir birlikten soyutlamalar olarak kavranabilirler.
Dolayısıyla Bradley 'e göre her şeyin rekil bir "kozmik deneyim"den
soyutlamalar yoluyla çıkması gerekir.



Buna karşı, İngilizce konuşulan dünyanın birçok idealist düşünürü "birey
ya da "kişi" kavramının saltık idealizm tarafından önemsizleştirilmesini
engellemeye çatışmıştır. (Platoncu ve Hegelci idealizm anlayışlarının
tersine çoğu idealist -Descartes ile Leibniz 'den çağdaş kişiselcilere
değin- "kişi" ile "birey'in bilincini önemle vurgulamış; insanı değerler
oluşturma yetisine sahip özgür, ahlâksal birimler olarak görmüştür.)
Bunların arasında çokçu idealizmin oldukça bireyci bir biçimini savunan
J. M. E. Mc- Taggart (1866-1925) adı daha bir öne çıkmaktadır.
McTaggart'ın geliştirdiği idealizm biçimine göre, yüce kutsal zihin ya
da salak söz konusu olmasa da, "gerçeklik" sayısız tinin olağanüstü bir
uyumda birleşmesinden oluşur. McTaggart insan deneyiminin zaman ile
kurduğu dolayımli ve doyurucu olmayan ilişkilerin hemen tümünün yalnızca
görünüş olduğunu, gerçeklikte birbirlerini seven tinlerden başka bir
şeyin söz konusu olmadığını, ölümsüz olduğumuzu ve zaman içerisindeki
şeyleri deneyimlemeyi keserek zamansız doğamızı gerçekleştirmeyi
istediğimizi ve bunun da kavrayabileceğimiz her şeyden daha büyük bir
mutluluğa sahip olmayı gerektirdiğini savunur.

Son olarak Hegel 'in felsefe kalıtına sahip çıkarak
felsefece düşünmenin tarihinde yer almaya hak kazanmış iki İtalyan
idealist fılozofun adını anmamız yerinde olur: Benedetto Croce
(1866-1952) ile Giovanni Gentile (1875-1944). (özellikle Croce ortaya
koyduğu estetik kuramıyla "güzel felsefesi"nin son büyük fılozofu
sayılmaktadır. Ana hatlarıyla resmetmeye çalıştığımız idealizmin bu
"kaba" özetinin sonucunda, temel varsayımlarının şunlar olduklarını
söyleyebiliriz. I-insanların gördüğü ve duyumsadığı doğa dünyası bir
görünüşler dünyasıdır. Doğa dünyasının "içinde ya da dışında zihinsel
güçler vardır. Evrenin yasaları, insanın zihinsel ve ahlâksal doğasının
istemleriyle uyum içindedir ve insanda maddeye indirgenemeyen bir şeyin
bulunması anlamında insan tinsel bir varlıktır. II- İnsan, yalnızca
bilinçle olanı bilebilir. Dış dünyayı bilmek, dünyanın bir bakıma
zihinsel ya t da zihne bağli olduğunu söylemek demektir. III-Tanrı,
yaşam ilkesidir. Saltık’çı idealistler Tanrı,yı sonsuz ve tüm varlığın
temeli olarak düşünür. İdealizme yöneltilen eleştirilerin çoğu
terimcesinin belirsiz ve soyut olduğu ya da bilimsel bakış açısından
yoksun olduğu konusuna odaklanmaktadır.

En temel eleştirilerden biri, idealistlerin nesnelerin
ilineksel özellikleriyle zorunlu özelliklerini birbirine karıştırdıkları
yönündedir. Gerçekçiler de `algılanmış olma'nın bir nesnenin ilineksel
özelliği olduğunu söyleyerek, varoluşun usa bağımlı olduğunu ileri süren
idealisfleri eleştirirler. Onlara göre, düşüncesine sahip olmadan bir
nesneye gönderme yapamayacağımız savı, söz konusu nesnenin, algı
eylemiyle değişime uğrasa bile, bir düşünce ya da ustan ayrı olarak var
olmadığı anlamına gelmez. Idealizm, salt düşünce ile varliğı, çevreyle
bu çevreye ilişkin düşünen usu özdeşleştirme yanlişına düşmektedir
Özetle, `Us'un doğanın dışına ya da ötesine yerleşip yerleşmediği
(saltık idealizm) ; doğayı kapsayan bir güç olup olmadığı (kosmik
idealizm) ; insanların kolektif toplumsal uslarının oluşturup oluşmadığı
(toplumsal idealizm) ; bireysel usların bir toplamı olup olmadığı
(kişiselci idealizm) sorularının her biri tartışmalidır; tartışılmıştır,
tartışılacaktır. Süreç içerisinde idealist kuramın daha az gösterişli
yorumları öne çıkarken, öte yanda son zamanlarda hemen hemen tüm
idealistler, kuramlarında `us'u toplumsal kaynaklarla donanımlı ayrı
bireysel uslar olarak yorumlamaktadırlar. Günümüzde kendilerini tam
anlamıyla "idealist" olarak adlandıran felsefecilere rastlamak epeyce
güçtür. Aslında fıziksel nesnelerin deneyimden ve düşünceden bağımsız
olarak varolan kendilikler olarak kavranması gerektiği görüşünü yadsıyan
birçok felsefeci bulunmaktadır. Ancak bu felsefeciler, başka açılardan
idealist düşünceden ayrıldıklarından ötürü, onları "idealist" diye
nitelemek pek olanaklı görünmemektedir. Bu Eelsefeciler kuramlarım
deneyci bilgi kuramında temellendirmekte ve metafıziği
reddetmektedirler.



Kaynak:
Felsefe Sözlüğü- Bilim ve Sanat Yayınları

Idealizm Nedir?

Ruh maddeyi yaratır



Bu, idealist felsefenin ilk biçimidir ve evrenin ruh tarafından
yaratıldığını kabul eden bütün dinlerde kendini gösterir.



Evren, düşüncemizin dışında var olamaz



İşte özelliklerin ancak zihnimizde var olduklarını, ve böyleyken onları
şeylerin kendilerine atfetmekle yanılgıya düştüğümüzü kabul eden
idealistlerin ispatlamaya çalıştığı şey budur. İdealistler için, şu masa
ve sıralar vardır elbette, ama sadece düşüncemizde. Çünkü şeyleri
yaratan fikirlerimizdir.



Başka bir deyişle, düşüncemizin yansısıdır şeyler. Gerçekten de, madem
ki zihnimiz tarafından yaratılmaktadır bizdeki madde fiksiyonu, madem ki
madde kavramı zihnimiz tarafından bize verilmektedir; ve madem ki
şeylerden aldığımız duyunun nedeni düşüncemizdir, öyleyse bizi
çevreleyen şeylerin hiçbirinin bizim zihnimizin dışında bir varlığı
yoktur. Ve de bunlar, düşüncemizin yansıları olmaktan öteye geçemezler.



Demek oluyor ki, ruhumuzun yaratıcısı olan ve bize evren hakkındaki
bütün fikirleri empoze eden daha üstün bir ruh vardır. Buysa,
kendiliğinden de anlaşılabileceği gibi Tanrıdır.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Idealizm nedir?ıdealizm doğuşu,idealizm hakkında...

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Acemi Forum Eğitim & Öğretim :: Ödevler & Tezler & Projeler :: Felsefe & Psikoloji -
Powered by phpBB © Acemi Forum
Copyright © 2007 By [-İDLE-] & adegerli33