Hoşgeldiniz, Misafir
Son Ziyaretiniz:
Toplam Mesajınız: 17
 

AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:03 pm

Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası



Beynimiz ve Biz


İnsan beyni dediğimiz organda, çok karmaşık bir mekanizma, hayat boyu işleyip gider. Beyindeki ve vücudun diğer kısımlarındaki milyarlarca nöron, birbirleriyle ilişki kurarak, sinir sitemini oluşturur ve bizim tüm hayatsal mekanizmalarımızı en üst düzeyden yürütür. Aslında, bir çok sinir bilimcinin dahi kolay kolay hayal edemediği bir şeyi gözümüz önünde canlandırmamız gerekiyor. Ana yapısı hücrelerden oluşan kimyasal bir çorbadır sinir sistemi. Fakat öyle karmaşık bir çorbadır ki, bu gün için, hem bu çorbanın içeriği hakkında çok az bilgimiz bulunuyor, hem de bildiğimiz ögelerin de ne iş yaptıklarını bir türlü tam olarak açıklayamıyoruz. Ayrıca bu kimyasal çorba, nabız gibi atan, sürekli hareket eden, dinamik, her ögesi diğer başka bileşenlerden etkilenen ve her an kaotik (karmaşık, tahmin edilemez) tepkiler ve işlemler yapan, amaca yönelik bir bütünlüktür. Her hücre birbirinden bağımsız yaşayan birimler olsa da, vücudun diğer organları ile beraber, tüm vücut ve çevre olaylarıyla da etkileşir ve bütünlük içinde çalışırlar. Belli yerlerdeki sinir hücresi grupları, belli yerlerdeki başka gruplarla ilişki alindedir ve bu ilişkiler de ihtiyaca ve bireye göre oldukça değişkenlik gösterir.

Beynin ve sinir sisteminin işleyişi, yakın zamanlara kadar, basit elektrik devrelerine benzetilerek açıklanmaya çalışılmıştı. Bu anlayışa göre, karmaşık da olsa, sinir sistemi (ve tabii tüm biyolojik sistemler), anlaşılabilir ve laboratuarda tekrarlanabilir, üretilebilir bileşenlerden oluşmaktadır. Hatta, bazı gruplar bu anlayışı birkaç adım daha ileriye götürerek, sinir siteminin aslında karmaşık bir elektrik devresinden ibaret olduğunu ve üzerinde yeterli miktarda çalışılarak, insan beynine benzer bir makine yapılabileceğini bile söylemişlerdir. Yani, düşünen, karar veren, sevinen, üzülen, kıskanan, hisseden ve hatta yeri geldiğinde cinnet bile geçirebilen bir makine olmalıdır bu. İşin garibi, bu fikir ortaya atıldıktan bu güne kadar, bunun nasıl başarılacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikrinin bile bulunmaması...

Büyük bilimci Einstein'e atfedilen bir söz vardır: "Bilim olabildiğince basit olmalıdır, ama asla daha basit değil..." Yani, bazı süreç ve olguları olduklarından daha basit görmek ve küçümsemek, bilimsel anlamda bizi hiçbir yere götürmez. Unutmayalım ki, sadece bildiğimiz oranda anlayabiliriz ve, bu gün bildiklerimizin, tüm evrendeki bilgi miktarı yanında bir hiç olduğunu akl-ı selim sahibi tüm insanlar teslim edecektir. O zaman, her hipotez için en az iki kez düşünmek durumundayız demektir.

Bu kısa girişten sonra, şimdi de sinir sisteminin işlevlerine bu işlevelrin sonuçlarına ve bildiğimiz kadarıyla bu işlevler konusunda bizim neler yapabileceğimizi tartışabiliriz...

ALGI

Algı, tartışılması ilginç bir konudur. Yaşadığımız çevreyi ve bu çevrenin bileşenlerini, ve hatta kendimizi nasıl algıladığımız, derin olarak düşünüldüğünde kafa karıştırıcı bir konudur. Şimdi anlatacağım şeyleri belki başka yerlerden de parçalar halinde duymuş olabilirsiniz ama, hepsini bir arada inceleyip, derinlemesine bir fikir jimnastiği yapmak ilginç olacaktır düşüncesindeyim.
Bu günkü (ve hatta uzun süreden beri var olan) görüşlerimize ve bilgilerimize göre, beyin, algının en üst değerlendirme merkezidir. Bu işi yamak için, çevreden gelen uyarılara ihtiyacı vardır. Uyarıları çevreden veya vücudun içinden alan duyu algaçları, bu duyuları elektriksel sinyaller halinde beyine gönderir. Beyin de bu aldığı elektriksel uyarıları -bu gün bile nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir mekanizmalar ağı ile- değerlendirerek, o uyaranın "ne demek" olduğunu belirler ve ona verilecek tepkileri başlatır.

Az önce bahsettiğimiz "duyu algaçları" çeşitlidir. Örneğin, etrafımızdaki ışık saçan veya yansıtan cisimleri "göz" dediğimiz algaç vasıtasıyla algılarız. Aynı şekilde, kulak, seslerin; deri algaçları dokunma, ağrı, ısı vb. gibi uyarıların; vücut içindeki yüzlerce değişik tipteki algaç, açlık, susuzluk, ağrı ve hatta moral durumu, sinirlilik, sevgi vb gibi karmaşık duyguların, dildeki algaçlar tadın ve burundakiler de koku duyusunun, değerlendirilmek üzere vücuda girip, beyine gönderildiği kapılardır. İşin ilginç yanı da burada ortaya çıkar. Şimdi bunları nasıl algıladığımıza bir bakalım...

Biyoloji ve tıp kitaplarında bulabileceğiniz açıklamalar ne kadar da basittir! Örneğin, gözden girip, beynin arka bölgesine giden uyarılar, görmemizi sağlar. Bu ifadede ilk bakışta pek bir sorun gözükmüyor. Okuyorsunuz ve "vay be, adamlar her şeyi çözmüş" diyebiliyorsunuz. Peki ya insan beynine yakışan bir tarzda düşünürsek ne olur?

Gözü ele alalım. Siz de bu arada diğer duyuları düşünebilirsiniz. Göze giren ışık, gözün retina tabakasına çarpar ve burada, çok ama çok karmaşık bir sistemle çalışan algaç hücrelerinde, bu ışık enerjisi, elektriğe dönüştürülür. Neden? Çünkü beyin sadece elektrik sinyallerini yorumlayabilir de ondan. Daha sonra gözdeki sinir hücrelerinden çıkan aksonlar (taşıyıcı uzantılar veya elektrik kabloları), beyinin arka (oksipital) bölgesine giderler. Burası beynin görme ile ilgili alanlarını içerir. İşte buraya bir elektriksel uyarı verilirse veya doğal kablolar yoluyla az önce belirttiğimiz yoldan bir uyarı gelirse, bu uyarı, geliş yeri ve geliş sıklığına göre, "görme uyaranı" olarak yorumlanır. Yani kısaca, bu elektrik nereye gelirse, o alanın görevine göre yorumlanır. Bir benzetme yapmak gerekirse, bu, herhangi bir insanı Türkiye'de iken Türk, Amerika'da iken Amerikalı ve Uganda'da ise Ugandalı olarak değerlendirilen bir bilgisayarın durumuna benzer. Çünkü bu bilgisayarın tek bildiği şudur: Bir insan neredeyse oralıdır. İşte beyin de kabaca bu şekilde programlanmış bir süper bilgisayar olarak düşünülebilir. Deneysel olarak, görme alanlarına elektrik verirseniz, beyninin o alanına elektrik verilen kişi gerçek anlamda bir ışık veya bir başka şey "görür". Ama aynı elektriği alıp bu kez duymayla ilgili bölgeye verirseniz, bu kez kişi "ses duyacaktır". Aynı şekilde, aynı elektrik nereye verilirse, o bölgenin fonksiyonuyla ilgili bir yorum yapılır. Şimdilik bu kısmı aklınızın bir köşesinde tutun, çünkü az sonra buna yeniden döneceğiz.

İkinci bir konu algıladığımız şeyin ayrıntılarını nasıl algıladığımızdır. Bu daha da karmaşık bir mekanizma gerektirir. Örneğin, ışık uyaranı ilgili bölgeye geldi gelmesine ama, bu görülen şey nedir? Hareketli midir? Büyüklüğü, uzaklığı, yapısı, dokusu, yönelimi nasıldır? Besin midir değil midir? Bu görülen görüntüye nasıl bir tepki verilecektir? İşte bu ve bunun gibi daha bir çok özellik, yine beyin tarafından tayin edilir. Bunun için ise, beyinde ilişkilendirme alanları ve ikincil, üçüncül vb. alanlar denen alanlar bulunur. Her türlü duyu için bunlar geçerlidir. İşte görme örneğinde, gelen elektriksel görme uyarısı, ana görme merkezine geldikten hemen sonra, bu yardımcı alanlara gönderilir. Buralardaki karmaşık sinir hücresi bağlantıları, akıl almaz bir hız ve karmaşıklıkla, gelen bilgiyi daha önceki bilgilerle, ve diğer duyularla karşılaştırır ve saniyenin milyonluk kesirleri içerisinde bir karara varır. Bu karşılaştırma işleminin nasıl olduğu ise hala bir sır. Örneğin, dışarıdan elektrik vererek, kabaca duyuları taklit edebileceğimizi biliyoruz. Fakat ne kadar ince bir elektrik akımı verirsek verelim, kişiye, sözgelimi annesinin veya bir sandalyenin görüntüsünü gösteremeyiz. Şu an yapabildiklerimiz sadece kaba ışık patlamaları olacaktır.

Algıyla ilgili son bir konu daha var ki, biraz felsefe kokan ve ilk duyuşta kavranması biraz zor olan bir mesele. Ama belki de, kavrandığı anda, insanın her şeye bakışını da değiştirebilecek kadar ilginç bir konu bu. Olabildiğince kısa bir biçimde bu konuya göz atalım:

Gene görme örneğini ele alalım. Göze giren ışık, gözden beyine bir elektrik sinyalinin gitmesine sebep olur ve bu sinyal, görme merkezine giden kablolarla taşındığı için, görüntü olarak yorumlanır. Bir sandalyeye bakalım. Bu sandalyeden yansıyan ışık, gözümüze girip, elektrik halinde beynin ilgili bölgesine ulaştıktan sonra, beyin bu uyarıyla ilgili tüm işlemleri yapar ve o uyaranın bir sandalye görüntüsü olduğuna karar verir. Ya da aynı şekilde, yüksek bir tepeden bir ovayı seyrederken, görüntüler yine beynimiz tarafından anlamlandırılıp yorumlanır.

Şimdi de, baktığımız nesne veya manzarayı bir kenara bırakıp, beynin içinde olanlara bakalım. Bir elektrik sinyali geliyor, değerlendiriliyor ve bunun bir görüntü olduğuna karar veriliyor. Dışarıdaki görüntüyü bir an unutursak, beynin bunu nasıl yaptığı konusunda hayrete düşmememiz imkansızdır. Sadece sırayla gelen elektrik sinyallerinden, yemyeşil bir ova görüntüsünü üretebilmeyi, tamamen karanlık bir muhafaza içinde bulunan beyin nasıl becerebilir? Evet, beyine hiçbir şekilde ışık ulaşmaz, çünkü kat kat zarlarla paketlenmiş olarak, kafatasının içinde bulunan bir organdır beyin. Peki nasıl olur da beyin ışık "görür"? Az sonra... :-)

Haydi, düşünce gücümüzü biraz daha zorlayarak, hayali bir deney yapalım. Bu deneyde, gözden gelen sinir kablolarını gittikleri yerden çıkarıp, örneğin duyma ile ilgili beyin bölgesine bağlayalım. Ne olur? Evet, tahmin edileceği gibi, bir ovaya bakarken, görüntü yerine sesler duyarız. Kulaktan gelen kabloları da görme merkezine bağlarsak, artık rahatlıkla, konuşmaların rengini ve şeklini görüp, manzaranın sesini duyabiliriz.

Nasıl? Bence karmaşık. Buraya kadar bahsettiğim şeyler benim görüşlerim değil, sadece modern sinir bilimlerinin söyledikleri; yani bilimsel veriler. Buradan çıkarılabilecek bazı sonuçlar da mevcut. Hem de bu sonuçlar, yenilir yutulur türden değil. Bu sonuçları çıkarmadan önce, dünyanın algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum.

Gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre (milimetrenin miyarda biri) dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki, dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Yine duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz (bir saniyedeki döngü sayısı) arasında yer alırken, bundan çok daha farklı frekanslara sahip sesler bulunmaktadır. Her duyu için bu daracık aralıklar geçerlidir. Acaba, kızılötesi ışınları da görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü algılardık? Bunu kimse bilemez. Yani, gerçek dünya ve evren, şu anki kısır algılama araçlarımızla algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer? Açıkçası, benim bu konuda herhangi bir fikrim yok...

Artık tartıştıklarımızdan bir sonuç çıkarabiliriz. Algı dediğimiz şey büyük oranda bir yanılgıdan ibarettir. Evreni gözlemleyen bir yaratık olarak, algı araçlarımızın kısıtlılığı nedeniyle, gerçek evrenin çok ilişkisiz bir temsilini seyretmek zorunda kalıyoruz. Hiçbir şey aslında (gerçekte) gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, tattığımız, kokladığımız, anladığımız veya dokunduğumuzda hissettiğimiz gibi değil. İşin kötü yanı, görmediğimizi hayal edememe özelliğimizden dolayı, gerçekte bunların nasıl oldukları konusunda da bir fikir yürütemiyoruz. Bir ovayı seyrettiğimizi zannettiğimiz zaman, aslında, o ovadan kaynaklanan veya ondan yansıyan, algılama aralığımız içindeki uyaranların beynimiz içinde oluşturduğu, ovanın "gerçek haliyle" çok zayıfça ilgili bir görüntüyü seyrediyor ve onu algılıyoruz. Demek ki, aslında var sandığımız hiçbir şey, o haliyle var değil. Eski çağlarda, "aslında hiçbir şey gerçek değildir" diyen filozoflar tamamen haksız mıydı acaba?

Kısacası, dışarıda gördüğümüzü (duyduğumuzu, dokunduğumuzu vb.) sandığımız herhangi bir nesne, aslında sadece bizim içimizde bir yorum. Yani tepesinde durduğumuz tepe, aslında belki de beynimizin bir oyunu. Nasıl ki sinemada bir film seyrederken, hızla birbiri ardına gelen hareketsiz görüntüleri beynimizle birleştirip, şuursuz olarak hareket görüyorsak, benzer bir yanılsama burada da geçerli. Kabullenmesi zor ama, gerçek bu. En azından gerçeğin bir kısmı.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:03 pm

GERÇEKLİK

Modern fizik okumayı gerçekten çok severim. Fizikçi olmadığım ve yarısından çoğunu anlamadığım halde, teorik fizik ve de özellikle kuantum fiziği yazılarını okumak bana büyük bir haz verir. Bunun bir sebebi de, sanıyorum, "aptal akılcılar" tarafından senelerce küçümsenip, akıllı insanların dikkatlerinden kaçırılan kimi gerçeklere işaret etmesi. Artık, madde ve enerji denen olguların, aynı yapının ayrılmaz parçaları olduğunu ve aralarında dönüşümler bulunduğunu biliyoruz. Madde ve enerji gibi bir ayrım artık teorik düzeyde yok. Her şey birbiri ile bağlı ve devamlı. Enerji ve madde sürekli birbirine dönüşüyor. Ayrı ayrı tanımlayıp algılamaya alıştığımız ve isimler verdiğimiz tüm öğeler, aslında tek bir gerçeğin, bize görünen farklı yansımaları. Ama bunlar, gerçekle karşılaştırıldığında, son derece küçük ve anlamsız temsil ve yansımalar. Bunları artık mistikler ve din kitapları değil, 20. Yüzyılın sonunda fizikçiler söylüyor. Yani, neredeyse modern bir tapınak haline gelmiş olan bilim, geleneksel yöntem ve anlayışlarının kendisine yetmediğini, kendi kendine itiraf etmek zorunda kalıyor.
Bilimsel bilginin temeli deney ve gözlemdir. Gözlem, doğadaki hadiseleri olduğu gibi inceleyip, bu oluşlardan bir sonuç çıkarmaktır. Deney ise, doğanın bir parçasını laboratuara taşır. İlgilendiği hadise üzerine etkisi olabileceği düşünülen etkenlerle oynayıp onları değiştirmeye çalışarak, gerçek olayları değişik şartlar altında sınayan bilim adamı, deneyden elde ettiği verilerle, gerçek evrenin kuralları konusunda bir yoruma varmaya çabalar. Benim bile hatırlayabildiğim yakın bir zamana kadar (ve hatta yer yer bu gün bile), bu anlayışla yürüyen pozitif bilim, adeta tek gerçek bilgi kaynağı olarak kabul edilmekte ve her şeyi ama her şeyi açıklayabilecek bir araç olarak algılanmaktaydı. Bilimciler böyle düşünmekte tamamen haksız da değillerdi. Öyle ya, birkaç yüzyıldır, batıdaki kilise egemenliğinden kurtulan hür insan aklının tamamen hür bir biçimde ürettiği bilimsel bilgi, bir çok sorunu çözmüş ve bilinmezlerin büyük bir kısmını bilinir yaparak, bir çok fayda sağlamıştır. Bu gün iki yıllık yolu 2-3 saatte kat edebiliyorsak, bu modern bilimin verileri sayesinde olmuştur. Ama, çok gelişmiş ve modern bir elektrikli süpürgenin, sırf çok gelişmiş bir elektrikli süpürge olduğu için, mutfakta yemek pişirirken bile kullanılmaya kalkışılması gibi bir işte karşılaşılacak olan kaçınılmaz hüsrana benzer bir şekilde, pozitif bilimin de yeteneklerini abartan insanoğlu, bir süre sonra, kendisinin bina ettiği dar bir hücrenin duvarları arasında sıkışıp kaldı. Elbette, bilim insanoğlunun etkinliklerinin en iyilerinden biriydi ama, klasik anlayışlar, sıradan yöntemler artık fayda etmemeye başladı. Newton neredeyse bir fizik peygamberi iken, bu gün doğru ve yanlışları ile bilim tarihindeki yerine oturmuştur. Aynı akıbet, Darwin, Maxwell, Bohr, Einstein, Hawking ve diğer tüm bilimciler için de kaçınılmazdır. Eğer kullandığımız araç insan aklı ise, yanılmaya mahkumuz...

Az önce bahsettiğimiz algı konusuna geri dönelim ve bunu, şimdiki bilim tartışmamız ile birleştirmeye çalışalım. Algılarımızın sınırlı olduğunu biliyoruz. Hatta sınırlı kelimesi, bizim sınırlarımızı anlatmak için hiç de yeterli değil. Tüm duyularımız ve yapay araçlarımızla bile, evrenin çok ama çok soluk, binlerce perdeden geçen bir hayaliyle meşgul durumdayız. Ama, bu evrenin çok güzel bir özelliği var. Ne kadar küçük bir parça veya temsil üzerinde çalışılırsa çalışılsın, gerçeğe ulaşma şansı her zaman var. Çünkü yaşadığımız evren -modern fiziğin bize ima ettiği şekliyle- birbiri içinde girişken bir yapıda. Yani en küçük parçadan, atom altı düzeylerden, tüm gerçekliği seyretme imkanına sahibiz. Yeter ki uygun bir anlayış tarzı ile bakmasını bilelim.

Bana oldukça saçma gelen bir nokta, algılarımızın bu kadar sınırlı olduğunu ortaya koyan modern bilimin, yine bu algıların ve maddesel gözlemlerin sonucunda elde edilen sonuçları değişmez gerçekler olduğunu iddia edebilmesi. Gerçi bunu bilim değil, bazı "bilimci"ler yapıyor ama, biz genel konuşalım. Bu nasıl bir çelişki? Peki bunu kimse fark etmiyor mu? Elbette fark ediyor ama, başka sebepler de var.

İnsanoğlu eskiden beri bilinmeyenden korkmuş. Hala da korkmakta. İnanmayan, Hollywood yapımı korku filmlerinin konularına bir göz atabilir. Çoğu korku filmi, bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı (yani modern bilimin bize hiçbir şey söyleyemediği) konulardan kaynak alır: Cinler, periler, hortlaklar, dış dünyalı yaratıklar, şeytanlar, akıl hastaları (evet, akıl hastalıklarının bir çoğu da bilinmezler arasındadır) vb... Bu konulardan yola çıkılıp korku filmleri yapılıyor, çünkü insanlar bunlar hakkında bir şey bilmediklerinden dolayı korkuyorlar. Özellikle, materyalist bilim anlayışı tüm eğitim (veya şartlandırma) basamaklarına sinmiş olan batı toplumunun bireylerinin, bu tip konulardan ödü patlar! Doğu toplumları ise kendilerine göre bu konulara karşı bağışık olduklarından ve her zaman ister istemez metafizik düşünce tarzıyla yoğrulmuş bir yaşamı yaşadıklarından, bu konulardaki korkuları daha azdır. Bu yüzden, örneğin ülkemizdeki sinemalarda oynayan yabancı korku filmleri genellikle büyük şehirlerde rağbet görür. Kırsal kesim insanlarını cezbetmez bu konular. Peki bunun konumuzla alakası ne? İşte bilinmezin verdiği bu korku, üç temel şekilde altedilebilmektedir. Birincisi, veya daha eski olanı, "ötelere" inanmaktır. Aşkın varlık veya varlıklara inanıp, bilinmeyen her şeyi kayıtsız şartsız onların tasarrufuna vermek, insanoğlunu rahatlatan bir yoldur. Sebebi sorgulanamaz çünkü, kaynak zaten aşkındır. Var olan duyu algı ve bilgiler onun anlaşılmasında yetersiz kalır. Bunun isbatı veya çürütülmesi de söz konusu değildir, çünkü bu kabul dogmatiktir, öyle olduğu kabul edilir ve bu toplulukları ve fertleri rahatlatır.
İkinci çözüm, temelde, az önce bahsettiğim birinci çözüme tepki olarak ortaya atılmış bir çözümdür. Bu anlayışa göre, bilinmeyen her şey, henüz anlaşılamamış, ama akılla çözümlenebilir bileşenlerden oluşan olaylardır. Yani, anlayamayacağiımız hiç bir şey yoktur, sadece "henüz çözemediklerimi" vardır. İşte özetle bu ifade, yakın zamana kadar kayıtsız şartsız saltanat sürmüş olan, katı-akılcı, pozitif bilimcilik anlayışının da temelini oluşturur. Gerçi biraz paradokslara meraklı okuyucular, bu ifadenin altında yatan paradoksu hemen göreceklerdir. Bilinmeyen şeylerin "bir gün bilinebileceği" düşüncesi tamamen dogmatiktir ve hiç bir bilimsel kanıtla temellendirilemez. Daha önce bilinmeyen kategorisinde yer alan olayların, akılcılıkla bilinir hale getirilmiş olduğunu düşünsek bile, bu durumun her şeyi kapsayacağını kabul etmenin, aynen birinci çözümde olduğu gibi tamamen dogmatik ve rahatlatma amacına yönelik bir kabulden başka bir şey olmadığı ortadadır. Kısaca söylemek gerekirse, çoğunluğu, birinci çözümü doğrudan "ilkellik" olarak niteleyenlerden oluşan bu ikinci çözüm savunucularının çözümleri de en az o kadar dogmatik ve bilimsel anlamda geçersizdir.

Ama hepsi bu kadar değil elbette ki. Bir üçüncü çözüm daha var. Fakat bu çözümü görebilmek için, insanın kendi yapısında var olmayan, kendi biyolojik varlığıyla bağdaşmayan suni korkulardan, onun olmayan amaçlardan ve garip, altı boş arayışlardan kurtulmak, yani gelişkin bir düşünce yapısına sahip olmak gerekli. Yukarıdaki çözümlerin ne kadar temelsiz olduklarını bir kez daha düşünüp, modern bilimsel bilginin ışığında, insanın elindeki cihazlarla neleri yapıp neleri yapamayacağını düşünmek, aslında akıllı bir insanı, doğrudan bu üçüncü çözüme götürebilir. Ben kendimce bulduğum bu çözümü şu şekilde ifade edebilirim. "Her şeyi kendi gerçeği ile anlamanın sırrı, anlamaya çalışanın kendi sınırlarını bilmesinden geçer". Evet, algının sınırlılığı, korunma ihtiyacı gibi konulardan sonra vardığımız nokta burası. Algıları sınırlı, anlayışı bağımlı ve bilgi kaynakları değişken olan insanoğlunun, itiraf etmeye çoğu zaman çekinse de, kolayca fark edebileceği bir durumu var. O da "aciz" olması. Sınırlı bir yaratık olarak, yapamayacağı şeylerin mevcut olduğunun bilincine varması hiç de zor değil.
Bu üç çözümden birini tercih etmek durumunda değiliz elbette ki. Herhangi birisi de, bunların üçünün dışında bir rol önerebilir benliğine. Örneğin, "adam sen de, sana ne? Seyret televoleni, hafta sonlarında gazetelerin verdiği sosyete eklerine bakarak salya bezlerini çalıştır, kim daha yüksek sesle bağırırsa ona inan, devlet babaya güven, gazetenin önce spor sayfasına bak, dayağın cennetten çıkma olduğunu aklından çıkarma, sanatı aşağıla, okuma ama televizyonu da ihmal etme, vs, vs..". Eğer Türkiye Cumhuriyeti sokaklarında gezerseniz, entel barlarda bir iki muhabbete şahit olursanız, bir kaç yeni dönem Türk filmi seyreder de yeni sorunlarımıza daha yakından vakıf olursanız, gazete bayileri önündeki beleş kuyruklarına daha dikkatli bakarsanız ve en çok satan gazetenin hangi marifetiyle en çok sattığına dikkat ederseniz, maça gider de oynanan karşılaşma yerine tribünleri seyrederseniz, televizyonunuzu açarsanız, Reha Muhtar'lar ile tanışırsanız ve de en son TBMM'ni bir dolaşırsanız, hem bu tip alternatif çözümlerin bir sürüsüyle rahat rahat tanışır, hem de bir yerlerde otururken yanınızdakine "noolcak bu memleketin hali" diye sormaktan kurtulmuş olursunuz.
Kısacası, bilim toplumu olmak ya da olmamak.... İşte esas sorun burada yatıyor. Sorgulayan, anlayan ve kendini bilen fertlerden oluşan bir toplum, elbette ki yetmiş küsür yıl aynı yüzler tarafından yönetilmeyi kabul etmez. Böyle bir toplum elbette ki haber bülteni çığırtkanlarının patrondan yazılı repliklerine göre hayat felsefesi düzmez. Ve elbette ki ancak ve ancak böyle bir toplum, 21. yüzyılda kendi başına karar verebilecek bir düzeye gelir. İşte tüm bunların anahtarı da, kanımca, fertlerin kendini anlamasından geçer. Zor bir şey önerdiğimin farkındayım ama, inanın, bir kez tadıldığı zaman kesinlikle başka lezzete yer bırakmayan bir lezzettir bu. Kendini bilmenin lezzeti. Yunus'un anlattığı, tarihimizin yakından bildiği ama her nasılsa bizim unuttuğumuz bir lezzet. Şimdi bu lezzetin tarifi burada biraz değişik belki ama, herkes kendi tarifini yapmakta özgür, öyle değil mi?
DUYGULAR
Duygular, her gün ve her an iç içe yaşadığımız, çeşitlerine isimler verdiğimiz ve onlarsız insan olamayacağımız bir takım kavramlar. Sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, intikam ve daha ayırdına varamadığımız niceleri. Bilim yapan veya entellektüel düşünmeye çalışan insanlar, duygular konusunda da çağımıza özgü bir paradoks yaşamaya mahkümdurlar. Duyguların genellikle nesnel tabanları yoktur. Örneğin, aşk için canını vermek, hiç bir mantıksal temelle bağdaşmaz. Ama, insanın doğasında bu ve buna benzer bir dizi garip özellikler vardır. Sorun bunların kaynağının nesnel veya mantıksal olmaması da değildir aslında. Sorun, bunlarsız olamayan insanoğlunun, evreni bunlar olmadan, sadece akılla anlamaya çalışmasıdır. Neden mi?

Akıl, elimizdeki araçlardan sadece bir tanesidir. Veya en azından şimdilik öyle düşünelim. Akıl, mevcut verilerden hareketle, bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışır. Genellikle nedenselliğe, yani neden sonuç ilişkisine göre çalışmaya şartlanmıştır. Genel bir akıl çalışma şeması, mantık derslerinde gördüğümüz önermelerin tümünü sınayabilecek bir takım sorgulama devreleri içerir. Akıla göre "şu şudur, bu budur, öyleyse şu da bu olmalıdır" şeklinde bir mantık işler. Sonuca gitmek için tek araç, değişik yollardan toplanan verilerdir. Bu verileri toplama yollarının ne derece güvenilir olduğundan da yukarıda bahsetmiştim. İşte akıl, (biraz abartmış da olsam) yetenekleri bu kadar olan bir araçtır (burada dikkat: akıl olmadan hiç bir şeyi anlamak mümkün olmaz, yani akılı da yadsımak mümkün değildir, ama sınırlarını bilirsek).

Şimdi, sağ elimizi kaldırıp bakalım. Anatomik yapısı el'den beklediğimiz tüm işlevleri yerine getirebilecek bir tarzdadır. Tutma, kavrama, yazma, sayfa çevirme vs. Ayrıca bildiğimiz gibi, alet yapabilmesi ve kullanabilmesi açısından, insana diğer hayvanlara göre önemli bir üstünlük sağlayan da bir organdır el. Ama el sadece bu işe yarar. Midenizdeki yiyecekleri sindirmek için elinizi kullanamazsınız. Bunun için, midede asit salgılayan mide hücrelerine ihtiyacınız var. Bunun yanında, sadece insana değil, hangi canlıya bakarsanız bakın, vücudundaki her eleman ayrı bir iş görür. Gereksiz bir parça bulunmaz (apendiks falan diyen arkadaşlar varsa, histoloji ve immünoloji kitaplarını karıştırmalarını öneririm). Zaten, vücutta lüzumsuz bir parça bulunması, bu günkü biyoloji bilimi ile çelişir. Pekala, bunların konumuzla ne alakası var?

İnsan sadece, eli, ayağı, midesi, beyni vb. olan bir canlı değil. Hisleri de var. Ne kadar anlaşılmaz ve ne kadar karmaşık olursa olsun, göz ardı edilemeyecek kadar etkili araçlardır duygular. Fakat, onalrın ne işe yaradıkları da düşünülmeli. Öyle ya, aşk diye bir duygu, yeri geldiğinde, organizmanın sağlığını ve hayatını tehlikeye düşürecek bir hal alıyorsa, burada bir mantıksızlık var demektir. Acaba bunlar, daha kompleks bir anlayış düzeyinin düşük seviyeli izdüşümleri olamaz mı? Yani bunlar, göründüklerinden başka işlere de yarıyor olabilirler mi?
Özellikle batıda, yeni bilimsel verilerin ve kuramsal fiziğin geldiği son noktalarda garip bir takım bulgular ortaya çıkaran bilimciler, bunlara anlam katabilmek adına, son 20-30 yıldır, değişik yollara baş vurmaya başladılar. Bunlardan bir tanesi de, geçmişin öğretilerine bir göz atmak oldu. Özellikle, 60'lı ve 70'li yıllar kavşağında yaşayan ve uzakdoğu inançlarının değişik uyarlamaları ile tanışarak yepyeni dünyalara adım atan gençler, ileriki yıllarda, elde ettikleri bulgularla eski felsefeleri arasında enteresan bazı benzerlikler farkettiler (bkz: Yeni Bir Düşünce; Fritjof Capra). Bu benzerlikler, özellikle derinleşildiğinde, insanı şaşırtıcı boyutlara ulaşabiliyordu. Eskiden büyülü sözler gibi duran kimi ifadeler, yeni bilimin bulguları ile çoğu kez bire bir örtüşen esrarlı tesbitler haline gelmeye başladı. İşin garibi, siklotronlarla, yüksek matematik denklemleriyle, süper bilgisayarlarla çalışan bu araştırıcılardan binlerce yıl önce ortaya atılmış bu verilerin tek kaynağı, -kaynaklardaki ifadeyle- meditasyon ve derin düşünce -bazen de ilham veya vahiy- idi. Örneğin Budizm, Taoizm gibi populer kültüre çoktan malolmuş öğretilerin, garip ve hatta hayrete düşürücü sözler söyledikleri ortaya çıktı. Bu sözlerin tümünün ortak olan bir noktası da şuydu ki, bunları söyleyenler, deney ve gözlemlerle değil, kendi içlerine dalarak gerçekleştirdikleri okuma, dinleme, meditasyon ve derin düşünceler sonucu geliştirdikleri "hisler" ile konuşmuşlardı. Zaten ilginç olan da buydu...

Amacım elbette ki, içsel fikir yoksunu batılı bilimciler gibi, doğu mitlerini büyütmek ve reklamlarını yapmak değil. Şöyle bir sonuç çıkarımı benim kulağıma daha hoş geliyor: Demek ki, insanı gerçek bilgiye yaklaştırmada, hislerin de bir fonksiyonu pekâla olabilir. Yani, bilgi alımında, bir başka kaynağın, başka boyutların varlığının işaretlerinin de sezilmesi gerektiği düşüncesi...
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:03 pm

Beyin Haritası (Brain Mapping)

Beyin Haritası, (Brain Mapping), EEG karakteristiklerinin topografik bir gösteri*midir. EEG karakteristiklerinin topografik gösterimi, EEG'nin bazı öncüleri tara*fından başlatılmıştı. Başlangıçta birçok değişik yöntem denenmiştir.
İlk topografik EEG, Gray Walter ve Shipton tarafından geliştirilen toposkop adı verilen katot ışın tüpleri ile elde edildi. Cihaz, sadece frekansı değil, faz bilgisini de gösterebilmekteydi. Toposkop, bazı EEG komponentlerinin anlaşıl*masına katkıda bulunmuş olmasına rağmen teknik karmaşıklığı ve yorumlama için deneyim gerektirmesi nedeniyle uygulamaları kısıtlamıştır.
1950'lerde, günün teknolojisi kullanılarak, topografik görüntüleme ve frekans analiz çalışmaları devam etmiştir. Araştırmacıları benzer sonuçlara götüren ve daha az çaba gerektiren alternatif yaklaşımlar da denenmiştir. Bu yaklaşımlara örnek olarak, EEG analizi için oto ve çapraz korelasyon gösterilebilir. Bu tekniklerle, EEG sinyalleri artı veya eksi bir zaman farkı değişkeni kullanılarak, kendi kendisi ile karşılaştırılır. Bu metot alfa gibi birçok EEG ritimlerindeki her bir dalganın birbirine çok benzer görünmesi avantajını kullanır. EEG'nin bu doğal ya*pısı daha az hesaplama zamanı gerektiren korelasyon analizinin frekans analiz sonuçlarını aynen yansıtmasına olanak sağlar. Bu genel yaklaşım EEG'nin "stoc-hastic" bir sinyal olarak model alınmasına ve EEG sinyal analizinde diğer istatis*tiksel yaklaşımların kullanılmasına meydan verir. Çapraz korelasyon (cross-correlation), iki EEG kanalı arasında sayısal karşılaştırmaların yapılmasını da ola*naklı kılar. EEG sinyalinin bu şekilde ele alınması, ayrıca kanallar arasındaki faz farklılıkları ve zaman gecikmelerinin matematiksel olarak anlaşılmasına yardımcı olabilecek "koherans" (cohorence) analizinin kullanımına da öncülük etmiştir. Di*jital bilgisayarların kullanılması bu değerlendirme tekniklerini büyük ölçüde geniş*leterek 1960’larda Brazier ve arkadaşları tarafından üzerinde çalışılmaya başlan*mış olan, "power spectrum", koherans ve EEG'nin diğer istatistiksel özelliklerine dair daha modern kavramların gelişmesine yol açacaktır.
Bu arada, frekans analizini aynı şekilde başarıyla geçekleştirebilen ve zaman tasarrufu sağlayan başka cihazlar ve analiz yöntemleri de geliştirilmiştir. Örne*ğin, periyot analizi ve orta-hat çaprazlama analizi (zero crosşing analysis). EEG sinyalinin ne sıklıkta inip çıktığını ortaya koymaktadır. Bu tip, çabuk ve ucuz frekans analizleri son yıllarda büyük ilgi görmektedir. Oto regresif analiz, bilgi*sayar için orijinal Fourier tekniğinden daha az zaman gerektiren, bir başka sa*yısal metot olarak geliştirilmiştir. Amplitüd veya frekans parametreleri ile tanım*lanan EEG'yi kolay anlaşılır hale getirebilecek ürünler, otoregresif model benze*ri temel bir model kullanılarak, bilgisayar yardımı ile sağlanabilir. Elde edilecek ürünlerin gerçeği yansıtabilmesi, seçilen modelin geçerli ve güvenilir olması ile yakından ilgilidir. Örneğin, yukarıda sözü edilen otoregresif model, EEG'nin is tendiği kadar küçük frekans parçalarına bölünmesine ve dolayısıyla sürekli de*ğişim içerisindeki EEG'nin değişim sürecinin ne ölçüde dengeli olup olmadığı*nın anlaşılmasına olanak sağlayabilecek doğru bir model olabilmektedir. Bilgi*sayar teknolojisinin gelişimi ile birlikte, Fast Fourier Transform (FFT) program*ları bilgisayarcılar tarafından geliştirilmiş ve hemen EEG'ye uygulanmıştır. 1970lerde EEG'de frekans analizi konusuna ilginin arttığını görmekteyiz. Bu alandaki bilimsel raporlar 1950'lerde 50'yi geçmezken, 1960'larda 100'den faz*la ve 1970lerde 400lere varmıştır. Bu artış yıllar içerisinde büyük bir tempo ile devam etmektedir. Örneğin, 1997 yılında, sadece bir yıl içerisinde ve sadece "index medıcus" da indekslenmiş yayın sayısı; 701i yıllarda 10 yıl içinde yapılan çalışma sayısının çok üstünde, binlerle ifade edilebilecek düzeylere ulaşmıştır. Birçok farklı konu ve kavramlar bu zaman içinde ortaya atılmıştır. EEG ka*nallarını birbiriyle karşılaştıran benzer korelasyon analizleri, koherans ve faz kavramlarını ele alan birçok çalışma yapılmıştır. İstatistik teknikler netleştirilmiş ve istatistik teknikler kullanılarak tipik EEG sinyalinin sabit ve öngörülebilir ka*rakteristiklerini değerlendiren ve ölçen EEG'nin muhtelif modelleri geliştirilmiştir. Bu yaklaşımların bir çoğu FFT analizini kullanmıştır. Bazı bilim emekçileri FFT-power kullanılarak yapılan analiz sonuçlarının çelişkili sonuçlar vermesi nede*niyle, FFT aproksimasyon analizinin, FFT-power'dan üstün olduğunu iddia ederken, başka bazı bilim emekçileri, benzer sonuçlar veren alternatif me*totlar da kullanmıştır. Örneğin, İtil, kullanılacak analiz tipinin FFT ile konvansiyonel power spectrum değil, "time domain analysis" gibi, EEG okuyucusunu taklit edecek tarzda olması gerektiği iddiasındadır.
Kullanılan istatistik ya da analiz modeli ne olursa olsun, EEG den elde edilen rakamlar bir beyin imajı üstünde ya da başka türlü grafiklerde gösterilebilmekte idi. İtil örneğini ele alacak olursak, kendisi yukarıda belirtilen iddiasına uygun olarak Dinamik Beyin Haritası adı altında bir ürün geliştirmiştir. Burada "time domain" ile elde edilmiş sayısal veriler, renklerin kodlanmasında kullanılmak*tadır. Sonra bu renkler uluslararası 10–20 sistemine göre elektrot yerleştirilmiş, anatomik olarak doğru bir beyin imajı üzerinde gösterilmektedir. Elektrotlar ara*sında kalan bölgelerin renk kodlaması İtilin "blending" algoritması ile saptan*maktadır. Bu ürün, komputerize elektrofizyolojik metodolojinin, insan beynini nasıl bir bütünsellik içerisinde yansıttığına dair çok iyi bir örnektir.
Prof. Dr. Kemal ARIKAN'ın "Psikiyatrik Elektrofizyoloji" adlı kitabından alınmıştır
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:05 pm

EİDETİC (FOTOĞRAFSI) BELLEK

Sessiz ve ferah bir deney odası. Önünüzde boş ve beyaz bir zemin var. Biraz sonra asistan, önünüzdeki bu bembeyaz zeminin üzerine renkli, ilgi çekici bir resim koyarak sürenizi başlatıyor. Yalnızca yarım dakikanız var. Resmi belleğinize kazıyabilmek ya da imgesini canlı tutabilmek adına yarım dakika. Daha sonraysa resim görüş alanınızdan çekiliyor ve en ince ayrıntısına kadar resmi hatırlamanız isteniyor: "Öndeki yaprağın kaç damarı vardı?"
Karmaşık bir doku ya da resmin detaylı görsel imgesini canlı tutabilme yetisi olarak tanımlanan " eidetik imgeler ", konu hakkında yapılan ilk deneylerden bir asır sonra halen psikologların aklını kurcalamaya devam ediyor. Dilimize çoğu kez " fotoğrafsı bellek" olarak çevrilse de eidetik imgeler asıl uyaranın tıpatıp kopyası olmayabiliyor. Bu nedenle de "yeniden biçimlendirilen imgeler" oldukları düşünülüyor. Ancak eidetik imgeler kişiye nesneleri görselleştirme ya da onları zihinde canlandırabilme imkanı veren görsel imgelerden farklı. Çünkü herhangi bir zamanda örneğin bir elmayı gözlerinizin önüne getirebiliyorken (görsel imge), eidetik belleğe sahip olabilmeniz için size gösterilmiş bir şeyi her detayına dek aktarabiliyor olmanız gerekiyor. Örneğin matematik denklemleriyle dolu bir sayfaya yalnızca saniyeler içinde bakarak tümünü hatırlayabilmeniz! Fotoğrafsı belleğe sahip kişilerle yapılmış pek çok çalışma var. İlginç olansa, "eidetik" olarak tanımlanan grubun genellikle çocuklardan oluşması. Araştırmacılar, bunu evrimle bağlantılandırıyor. Bir çocuk görsel uyaranlara sonuna dek açık olmalı ki, bellekte ne tutup ne tutmaması gerektiği bilgisini öğrenebilsin. Büyüdükçeyse, imgelerden ziyade "kelimeler" ile düşünme oranı artıyor.
Peki, "eidetik" ya da daha sık anılır şekliyle "fotoğrafsı bellek"e sahip bu çocuklar baktıkları her sahneyi akıllarında tutabiliyorlarsa dünyayı algılarken nasıl oluyor da sorun yaşamıyorlar. Örneğin, annelerinin yüzüne bakıp başlarını babalarına çevirdiklerinde nasıl oluyor da annelerinin imgesi gözlerinin önünde kalmaya devam etmiyor. İşte bu sorunun yanıtı göz hareketlerinde ve kodlama zamanında saklı. Fotoğrafsı imgeler en az beş saniye boyunca söz konusu görüntüye birebir bakma gerektiriyor. Eidetik çocuklar, sürekli göz kırparak imgeyi silebildiklerini, ayrıca onu görebilmeleri için kaynak yüzeye bakmaları gerektiğini, yoksa imgenin yok olduğunu söylüyor. Yani anne görüntüsünün gözlerinin önünde canlı kalabilmesi için annelerini önünde gördükleri duvara bakmaları gerekiyor. Başlarını babalarına, yani diğer duvara çevirdiklerinde ise gözlerinin önündeki görüntüsel imgeyi kaybediyorlar.

Eidetik çocuklar, yalnızca ilk resim gösterildiğinde bunu bir insan suratına benzetmiyor. Zaman aralıklarıyla ilk ve ikinci resim gösterildiğinde ise, bu resimleri belleklerinde üst üste bindirebiliyorlar. Üçüncü resimdeki adam suratı bir anda gözlerinde canlanıyor.
Peki, bu çocukları diğer yaşıtlarından ayıran ne. Daha mı zekiler? Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, zeki olmak eidetik belleği diğerlerinden ayırt etmiyor. Çünkü zihinsel gelişimi geri kalmış çocuklarda bile böyle bir yetiye rastlanabiliyor. Zaten işin içine zihinsel beceriler girdiğinde (Örneğin resimdeki herhangi bir öğey adlandırarak gruplamak gibi: çiçek, ağaç vs...) fotoğrafsı imge yok oluyor. Öyleyse bu imgeler, üst düzey zihinsel becerilerden daha farklı bir yerde duruyor olmalı. Ancak ne yazık ki eidetik (Fotoğrafsı) imgeler üzerine yapılan bunca araştırmadan sonra bile hakkında bilinenler çok az. Fotoğrafsı bellek, daha uzun yıllar çözümlenmeyi bekleyen esrarengiz bir konu kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Fotoğrafsı Belleğe Sahip Bir Yetişin: "Elizabeth"
Eidetic (fotoğrafsı) bellek üzerine yapılan araştırmaların çoğu çocuklar üzerine odaklanmış olsa da, üstün bir yetiye sahip "Elizabeth" isimli bir yetişkin gelmiş geçmiş en büyük istisna olma özelliğini günümüzde de halen koruyor. Elizabeth, resimlerin aynısını aklından tuvale yeniden yansıtabiliyordu. Üstelik çizdikleri, kendisine gösterilen resimlerle üstüste bindirildiğinde çizgiler birbirleriyle eşleşiyordu. Stromeyer'in çalışmalarında (1970) Elizabeth'in sol gözüne 10.000 adet kareden oluşan bir stereogram gösterildi. Haftalar sonra, Elizabeth'in sağ gözüne ilk stereogramın eşi yansıtıldığında, Elizabeth üç boyutlu görüntüyü görmeyi başarmıştı. Bu da demek oluyordu ki, haftalar önce sol gözüne gösterilen 10.000 siyah ve beyaz kare düzeni belleğinde halen canlı duruyordu!

Stereogramları kare bulmaca dokularına benzetebiliriz. Beyaz ve siyah karelerle oluşturulan iki ayrı doku, birbirlerinin sağa ve sola kaydırılmış şekli. Sol göz birine, sağ göz diğerine baktığında- ki bu stereoskop makineleriyle gerçekleştirilebiliyor- derinlik algısı oluşuyor.
MUTLULUK VE ÖFKE
Öfke: Öfke, üzüntü, korku ve iğrenme gibi olumsuz duygularımızdan sorumlu beyin bölgesi amigdala . Beyin görüntüleme teknikleri sayesinde edinilen sonuçlara göre, duygusal hissiyatlar uyandırmayan zihinsel faaliyetlerimiz sırasında amigdaladaki sinirsel uyarım bastırılıyor. İşte tam da bu yüzden zihnimizi farklı uğraşlara verdiğimizde gerginsek bile öfkemizi unutabiliyoruz.
Öyleyse, bundan sonra kendimizi kötü hissettiğimizde elimize kalemi kâğıdı alıp bulmaca çözmeye başlayabiliriz! Böylece, kısa süreliğine bile olsa olumsuz duyguların etkisinden kurtulabiliriz.

Mutluluk: Mutluluk fiziksel zevklerle yakın ilişki içerisinde. Yukarıda, olumsuz duygulardan sorumlu tutulan beyin bölgesinin amigdala olduğundan bahsetmiştik. Kendimizi mutlu hissettiğimizdeyse tahmin edebileceğiniz gibi amigdaladaki etkinlik bastırılmış oluyor. Dolayısıyla zihnimizi farklı uğraşlarla meşgul tutabilmek mutlu hissedebilmemiz adına ilk adım diyebiliriz. Ancak bu durum elbette ki kendimizi tamamen mutlu hissedebilmemiz için yeterli değil. Mutlulukla bağlantılı beyin bölgesi ön beyin lobu . Örneğin, depresyondaki kişilerin beyinlerinin bu bölgesindeki etkinlik normal kişilere göre daha az. Zevkle ilişkili en önemli beyin kimyasalı ise dopamin . Hoşlandığımız birini gördüğümüzde, ya da bir başarı haberimizi işittiğimizde dopamin salgısı artıyor.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:09 pm

BİLGİLER BEYNİMİZDE NASIL SINIFLANDIRILIYORLAR?
Doğal Sınıflamalar

Gözlerinizin önüne bir çalgı aleti getirin desem aklınıza gelen ilk enstrüman hangisi olurdu? Bir gitar mı? Yoksa saksafon mu? Peki, bu alet zihninizde nasıl yer etmiş dersiniz? Gitar denilince aklınıza ilk gelen klasik gitar mı yoksa elektrogitar mı? Kendinizi bu konuda hiç sınamış mıydınız?

İçinde yaşadığımız dünyanın en önemli özelliklerinden biri de, nesnelerin birbirleriyle "kapsam" ilişkisi içerisinde olmaları. Örnek olarak müzik aletleri sınıfına dâhil gitarın, klasik ya da elektrogitarı kapsamasını verebiliriz. Bu kapsam ilişkisini bir tür özelleşme olarak da düşünebiliriz aslında. Örneğin klasik gitar, gitarın özelleşmiş bir formudur. Bu ilişkiyi basamak basamak irdeleyecek olursak, aklımıza gelen pek çok nesneyi böyle bir düzen içerisinde sıralayabiliyor olduğumuzu görürüz. Peki, bu sınıflandırmanın bizlere geri bildirimi ne dersiniz? İşte başlıyoruz, yalnız zihnin derinliklerine inmeden önce bu "kapsam" ilişkisine biraz daha yakından bakalım isterseniz.
Nesnelerin birbirleriyle olan " kapsam" ilişkisi 3 düzeyde inceleniyor:
Üst Düzey Sınıf
Kapsam ilişkisinde
en yukarıdaki seviye.
Örn: Meyve
Temel Sınıf
Kapsam ilişkisinde
orta seviye.
Örn: Elma
şeftali
üzüm
Alt Düzey Sınıf
Kapsam ilişkisinde
en özelleşmiş seviye.
Örn: Lezzetli, kırmızı elma
Çekirdeksiz şeftali
Kara üzüm


Bu üç düzeyi birbirinden ayıran, her birinin elemanları arasında paylaşılan ve paylaşılmayan özelliklerin sayısındaki fark. Nasıl mı?
Meyve ( üst düzey sınıf) dediğimizde aklımıza gelen tanımlayıcı sıfatlar gerçekten de kısıtlı. Renk söyleyemiyoruz çünkü elma ile muzu ortak kılan renkleri değil. Büyüklük diyemeyiz, koku hiç olmaz. Dolayısıyla, "Meyveler tatlıdır ya da enerji verirler" gibi az sayıda ortak özellikten bahsedebiliyoruz. Peki, kara üzüm ( alt düzey sınıf) dersek? İşimiz yine zor. Çünkü kara üzümlerin paylaştığı birçok özellik var. Bu kez de, tüm bu özellikler sayfalar halinde uzayıp gidebiliyor. Oysa üzüm ( temel sınıf) dediğimizde, her iki uç seviyeden de uzaklaşıyoruz. Üzümü elmadan ayıran özellikler hepimizin aklına kolayca gelebiliyor. Bu noktada aklımızdaki soru açık: Niçin temel sınıftaki tanımlama, üst ya da alt düzey sınıflardakine kıyasla daha kolay? Çoğu bilim adamının savunduğu varsayım bu sorunun yanıtını veriyor: Çünkü ilk anda, beynimizde gördüğümüz nesneleri tanımlarken temel sınıf düzeyinde işlem yapıyoruz. Daha sonra ise onları ortak kılan üst düzey ya da farklı kılan alt düzey noktalara yoğunlaşıyoruz. Ancak yine de bir dipnotun üzerinden geçmekte fayda var. Alanında uzman kişilerin bu beyinsel işlemlemeleri, alanlarıyla ilgili bir konuda alt düzey sınıflandırma seviyesinde olabiliyor. Örneğin, bir kuş bilimci farklı kuş türleriyle sınandığında bu türler arasında ayrım yapması oldukça kolay olabiliyor. Tıpkı normal durumlarda, temel sınıflandırma yapmanın daha kolay olması gibi.

Zihnimizde meyve prototipi oluşturmak imkânsız

Nesnelerin beyindeki temsili temel sınıf düzeyinde olduğundan algı da en hızlı bu sınıfta gerçekleşiyor. Bu varsayım kulağa karmaşık gelebilir. Oysa altını çizdiğimiz gerçek yine aynı. Prototip ler bir sınıfa ait elemanların ortalama, tipik bir görüntüsü. Örneğin, elma dediğimiz zaman bugüne kadar gördüğümüz tüm elmaların birleşiminden oluşan, ortalama bir elma figürü geliyor aklımıza. Oysa bu prototip oluşumu üst düzey sınıfta imkansız. Düşünsenize, meyve dediğimizde aklımızda oluşan figür ne olurdu? İstediğimiz, tüm meyvelerin birleşiminden oluşan, tümünü de tanımlayacak bir şekil. Böyle bir şekil bulmamız olası değil. Ancak meyve dediğimizde aklımıza gelecek tipik görüntü büyük olasılıkla bir elma olacaktır. Peki, hiç düşündünüz mü, niçin elma da örneğin muz değil. İşte bunun nedeni de, elmanın tipik simgesel özelliği. Araştırmacıların tipik simgesel özellikleriyle kastettikleriyse gruptaki diğer elemanlarla paylaşılan ortaklığın sayıca daha fazla olması. Yuvarlak, kabuklu, ortadan sapı çıkan, sulu, tatlı daha pek çok meyve var. İşte tüm bu özelliklerin bir arada toplandığı meyveyse elma. Muz değil. Bu özelliğe, sınıfsal aile benzeşmesi de deniliyor.
Karşılaştığımız Yeni Nesneleri Nasıl Tanıyıp Sınıflandırıyoruz?
Yeni bir kedi türüyle karşı karşıya gelen küçük bir çocuk düşünelim. Bu yeni kedi türünün "kedi" olduğunun farkına varabilmesi için önceki deneyimleriyle karşılaştırma yapması gerekiyor. Örneğin siyah bir köpeği olan küçük bir çocuk, gördüğü ilk siyah kedinin "köpek" olduğunu düşünebilir.




Peki, bu karşılaştırmanın temelinde yatan etmenler ne? İşte, sınıflandırma modelleri:
İnsanların yeni bir uyaranla karşılaştıklarında onu nasıl tanıyıp sınıflandırıyor olduklarına dair öne sürülen çeşitli varsayımlar bulunuyor:
1.) Yakın-komşuluk kuralı
Kişi yeni bir nesne gördüğünde onu, belleğinde o nesneye en çok benzeyen başka bir nesneyle aynı sınıfa koyuyor. Örneğin, bu varsayım küçük bir çocuğun tüyleri uzun, küçük bir köpeği varsa, gördüğü bir Van kedisini kediye değil de köpeğe benzeteceğini ön görüyor.
2.) Ortalama uzaklık kuralı
Kişi, zihnindeki tüm benzer nesne elemanlarını tarayarak bu yeni nesneyle karşılaştırmalarını yapıyor ve en çok benzeşeni referans sınıf olarak alıyor.
3.) Prototip Kuralı
Bugün, bilimsel çevrelerce en çok kabul gören yaklaşım. Hayatımızda ilk kez gördüğümüz yeni bir nesneyle karşılaştığımızda, onu her bir temel sınıf düzeyindeki prototiplerle karşılaştırıp, ne olduğuna dair kararımızı bu karşılaştırma sonucunda veriyoruz. Dolayısıyla kullandığımız referanslar zihnimizdeki gerçek nesne görüntüleri değil, onların ortalamalarından oluşan hayali bir figür oluyor.
Prototip kuralı diyor ki, çocuk karşılaştırmayı renk (siyah) gibi bir özellik üzerinden değil de, zihnindeki hayali bir kedi prototipi üzerinden yaparsa- ki bu prototipi çizgi filmlerdeki animasyonlardan da kazanmış olabilir- gördüğü kediyi yanlış sınıfa (köpek) koymayacaktır.

Bir kedi prototipi
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:10 pm

En güzel duyguların, şeytani emellerin de planlayıcısı o... İşte çözülemeyen 10 sır!

Kafamızda taşıdığımız 1 kilo 350 gramlık koca bir labirent. Her gün tepemizde ve bizi o yönetiyor. Bazen duygusal, bazen sinirli; kimi zaman manik, kimi zaman depresif. En güzel duyguların da, şeytani emellerin de planlayıcısı o... Sırlarla dolu, kapalı ve karanlık bir kutu gibidir beynimiz.

İşte beynin çözülemeyen 10 sırrı!

1. Bilgi nöronlarda nasıl kodlanıyor?

Beynin en karışık işlemlerinden bir tanesi, bilginin kodlanması. Bu süreçte beyindeki nöronlar, yani sinir hücreleri, zarlarının dışında elektrik akımı oluşturuyor. Bu elektrik akımları, ‘akson’ adı verilen uzantılara ulaşarak, onlar vasıtasıyla gerekli olan kimyasal sinyallerin açığa çıkmasını sağlıyor. Bu akımlar sayesinde dünyayla, çevremizde olup bitenle ilgili bilgiler beynimize aktarılıyor. “Ne görüyorum?”, “Aç mıyım?”, “Hangi sokağa sapayım?” gibi sorulara yanıt işte böyle bulunuyor.

2. Anılar beyinde nasıl saklanıyor ve nasıl tekrar hatırlanıyor?

Bir kişinin ismi gibi, yeni bir şey öğrendiğinizde beynin yapısında birtakım fiziksel değişiklikler meydana geliyor. Ancak bu değişikliklerin hâlâ ne tür değişiklikler olduğunu, nerelerde meydana geldiğini, bilginin nasıl depolandığını ya da yıllar sonra tekrar hatırlanarak tekrar nasıl gündeme getirildiğini anlayamıyoruz.

Beyinde çeşit çeşit hatıralar var. Ancak beyin, ‘kısa dönem anılarla’ (yeni öğrenilen bir telefon numarasını hatırlamak gibi), ‘uzun dönem anıları’ (geçen yıl doğum gününüzde yaptıklarınız gibi) birbirinden bir şekilde ayırıyor. Beyin travması ya da beynin zarar görmesi ise bu yetenekleri bozabiliyor.

3. Beyin, geleceği nasıl öngörüyor?

Çoğu zaman gelecekle ilgili birtakım planlarımız ve öngörülerimiz olur. Geleceğin nasıl şekilleneceğini düşünürüz. Beynimizde, gelecekle ilgili bir şekil vardır. Ancak beynin bu ‘gelecek simülasyonunu’ nasıl yaptığı henüz anlaşılmış değil. Beyin, dünyayla ilgili öngörülerde nasıl bulunabiliyor? Bilim adamları hâlâ bunun yanıtını arıyor.

4. ‘Duygu’ ne demek?

Beyin, sadece bilgi biriktiren bir organ değil; aynı zamanda duygu, motivasyon, korku ve umutları barındıran bir organ. Bütün bunlar bilinçaltında olan şeyler aslında...

Örneğin beynin duygularla ilgili bölümü sinirli yüzlere, o yüzleri görmeden de tepki verebiliyor. Kültürler arasında da temel duyguların dışa vurulması, aslında birbirine benziyor. Hatta Darwin’in de gözlemlediği gibi, temel duyguların ifade edilmesi bütün memelilerde benzer.

Bilim adamları, insanların fiziksel tepkilerinin sürüngenlerin ve kuşların tepkilerine çok ciddi bir şekilde benzediğine dikkat çekiyorlar.

5. Zekâ nedir?

Zekâ farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Ancak ‘biyolojik’ açıdan zekânın ne anlama geldiği henüz bilinmiyor. Milyarlarca nöron, bilgiyi ‘harekete geçirmek’ için nasıl birlikte çalışıyor? Gereksiz bilgi beyinden nasıl siliniyor? İki kavram ‘birbirine uyunca’ ve böylece bir soruna çözüm bulduğunuzda, beyinde neler oluyor? Zeki insanlar bilgiyi beyinlerinde ‘hatırlaması kolay’, ayrı bir bölgede mi muhafaza ediyorlar?

Beyin fonksiyonlarının temel işleyişiyle ve nöronlar arasındaki bağlantılarla ilgili, bilim adamlarının elinde hâlâ çok az bilgi var. Ancak zekânın, beynin tek bir alanıyla değil, pek çok bölgesiyle ilgili olduğu üzerinde duruluyor. İnsan beyninin diğer canlılardan farkı hâlâ araştırılıyor.

6. Beyin, ‘zamanı’ nasıl algılıyor?

Alkışladığınızda ya da parmağınızı ‘şıklattığınızda’ sesi mi daha önce duyarsınız, hareketi mi daha önce görürsünüz?

Her ne kadar duyma yeteneği, görme yeteneğinden daha hızlı çalışsa da, parmakların görüntüsüyle, çıkarılan ses aynı anda gerçekleşiyormuş hissi doğuyor. Yani beyin pek çok olayın aynı anda gerçekleştiği ‘hissi’ yaratarak aslında bizi ‘kandırıyor’. Beynin zamanla ‘oynadığını’ aslında çok kolay anlayabilirsiniz.

Aynanın karşısında sol gözünüze bakın. Daha sonra bakışınızı sağ gözünüze kaydırın. Gözlerinizi diğer tarafa çevirmek bir zaman alıyor elbette. Ancak siz gözlerinizin hareket ettiğini görmüyorsunuz. Gözlerinizi kırpıştırdığınızda da aslında gözleriniz çok kısa süreliğine de olsa karanlıkta kalıyor. Ancak bu karanlığı da görmüyorsunuz.

7. Nasıl uyuyor ve rüya görüyoruz?

Zamanımızın üçte birini uyuyarak geçiriyoruz. Araştırmalara göre, az uyumak sinir sisteminde bozukluğa yol açıyor. Canlılar uyuduklarında beynin bir bölümü de uyuyor, ama uykunun mekanizması, işleyişi hâlâ bilinmiyor. Uykuda nöronların aşırı derecede hareket halinde oldukları biliniyor.

Ayrıca önemli bir sorunu çözmeden önce uyumanın, o sorunu çözebilmek açısından yararlı olduğu da düşünülüyor. Düzenli uykunun, öğrenme kapasitesini de artırdığı söyleniyor. Özetle, uyku sayesinde beyin bir şekilde gerekli bilgileri depoluyor, gereksizleri ise ekarte edebiliyor.

8. Beynin ayrı ayrı olan sistemleri, birbirleriyle nasıl bütünleşiyor?

Gözle bakıldığında, aslında beynin her bölgesi aynı görünüyor. Ancak aktivitelerini, işlevlerini ölçtüğümüzde, her nöron bölgesinde farklı bilgilerin kayıtlı olduğunu görüyoruz.

Örneğin görme yeteneğini ilgilendiren bölgenin içindeki alanlarda hareketler, yüzler, köşeler ve renklerle ilgili çeşit çeşit bilgiler bulunuyor. Yetişkin bir insanın beynini, çeşitli ülkelerin bulunduğu bir dünya haritasına benzetebiliriz. Beynin içinde koku, açlık, acı, hedef koyma, sıcaklık, öngörü ve daha pek çok şeyle ilgili ‘beyin ağları’ var. Farklı işlevlerine rağmen bu sistemler birbirleriyle bir şekilde bütünleşerek çok iyi bir işbirliğine giriyorlar.

9. ‘Bilinç’ nedir?

İlk öpücüğünüzü düşünün. Bu, hafızanızdan hiç çıkmaz. Peki bu hafıza, bu deneyimi yaşamadan, bu deneyimin bilincinde olmadan önce neredeydi?

Modern bilimde, ‘bilinç’ çözülememiş olan en önemli sırlardan biri. Bilinç, tek bir fenomen değil. Peki ne? Bilinç, beyindeki hangi sistemlerle ilgili? Bilim adamlarının bu konuda da hiçbir fikri yok...

Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre, bilinç konusunda, büyük bir ihtimalle yine bir grup aktif nöron iletişim içinde. Bilincin altında yatan mekanizmanın moleküllerle ya da hücrelerle ilgili olabileceği üzerinde de duruluyor. Belki de mekanizma, bu sistemlerin etkileşimleriyle oluşuyor. Bilim adamları bu sıralar bilincin, beynin hangi bölgeleriyle ilgili olduğunu araştırıyorlar.

10. Bilgisayara karşı beyin

Beyindeki elektrik akımlarının hızının, bilgisayarlardaki sinyal hızından 100 milyon kat daha fazla olduğunu biliyor muydunuz?

Bir insan, arkadaşını hemen tanırken, bir bilgisayarın bir yüzü tanıması genellikle çok zor oluyor. Beynin pek çok işlemi aynı anda yaptığını söyleyen bilim adamları, beynin bütün bölgelerinden gelen bilgilerin tek bir bölgede birleşmediğini, ancak bu farklı bölgelerin kendi aralarında güzel bir ‘işbirliğine’ girdiklerini ve bir ağ, yani ‘network’ oluşturduklarını belirtiyorlar. Bizim de dünyaya olan bakış açımız işte bu karmaşık network sayesinde oluşuyor.
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
d3rY@
Moderatör
Moderatör
avatar
Cinsiyet: Kadın
---www.acemi.yiz.biz---
Yaş : 26
Kayıt tarihi : 02/07/08
Mesaj Sayısı : 4509
Nereden : evden :D (ank)
Lakap : şeker :P
Kullanıcı profilini gör http://www.acemi.yiz.biz
MesajKonu: Geri: Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası Çarş. Tem. 08, 2009 9:10 pm

Beyniniz ne renk?

Beyninizin rengini biliyor muydunuz?
Beyninizin rengi, kişiliğinizi ve mutluluğunuzu belirliyor. Beyninizin hangi lobunun çalıştığı, kişiliğinizin, seçimlerinizin aynası oluyor. Beyin lobları incelemesi, şirketlerin eleman seçiminde, eşlerin ileride mutlu olup olamayacaklarını anlamada, yönetici seçimlerinde ciddi olarak işe yarayan bir yöntem. Uzmanlar beyni dörde bölüyor ve hangi alanlarda başarılı olacağınızı söylüyor.
Kimimiz duygusalız, kimimiz de hiç beklenmedik zamanlarda aşırı tepkiler veriyoruz. Bazıları aşkı bile bir matematik problemi çözercesine formüle etmeye çabalıyor, bazıları hayatı organize ederken tam bir hayal âleminde yaşıyor.
Söz konusu insan ve davranışları olduğunda, bir bütünlük sağlamak zor. İşte bu noktada, nörologlar ve kişisel gelişim uzmanlarının, insan beynine ilişkin araştırmaları giriyor devreye.
Bu konuda ilk çalışmayı yapanlardan biri Ned Herrmann. General Electric Yönetim ve Gelişim Departmanı'nda, Kişisel gelişim uzmanı olarak çalışan Ned Herrmann, bir çok insanın neden birbirinden bu kadar farklı tavırlar gösterdiğini merak etmeye başladı ve 1976 yılında insan beyninin nasıl bir sistemle çalıştığını anlamak için 40 yaşından sonra nöroloji okudu. Ve o yıllara kadar sadece sağ ve sol beynin çalışmalarına ilişkin yapılan araştırmalara bir yenisi eklendi. Herrmann'ın araştırmalarına kadar, insan beyni, sağ ve sol lob olarak biliniyordu.


Renklerin Anlamları

MAVİ
Düşüncede rasyonel, açık, sonuç odaklı bir kişiliğe sahip. Bakış açısı net ve tarafsızdır. Kendini ifade biçimi; sayısal ve problem çözücü.
SARI
Düşüncede spontandır. Holistik ve heyecanlıdır. Bakış açısı renkli, görsel, bütüne odaklıdır. Kendini ifade biçimi; metafor ve hayalci.
YEŞİL
Düşüncede seçici. Düzenli. Bakış açısı detaycı ve bütüncül. Kendini ifade biçimi; planlı ve kontrollü.
KIRMIZI
Düşüncede duygusaldır. Arkadaş ve dosttur. Bakış açısı kendine göredir. Kendini ifade biçimi duygusaldır.

Ancak Herrmann, beynin iki kesitine iki kesit daha ekledi ve dörde bölmüş oldu. Yani sağ ön ve arka lob ile sol ön ve arka lob olarak beyni kesitlere ayırdı. Peki ama beyni loblara ayırmak neden gerekiyordu? Çünkü beynimizin baskın olan lobu, meslek planlama, evlilik terapilerinde eşler arasında uyumu arama, meslek belirleme, departman oluşturma, üniversite sınavı, iletişim kurma, satışta ikna edebilme, yaşamda etkili ve sağlıklı sonuca gidebilmek açısından önemliydi. Ned Herrmann'ı yola çıkaran da bunlardı. Herrmann'ın 140 cevap seçeneği içeren testi birbirine bağlı sorulardan oluşuyor. Yani bir sorunun devamında ona bağlı bir başka soru var ve test bittiğinde sizin tüm tercihleriniz ortaya çıkıyor. Sonuç olarak, halen kullanılan bu teste verilen cevaplar kişinin yaşamsal tercihlerini, hobilerini, garantici mi yoksa kuralsız mı olduğunu, risk alıp alamadığını ortaya çıkartıyor. Ned Herrman bu test sonucunda, ağırlıklı çalışan beyin loblarına da yine psikolojinin renklere getirdiği açıklamalara göre isim vermiş. Psikolojide mavi, analitik ve sorgulayandır, yeşil sağlığı, garantiyi temsil eder, kırmızı, duyguyu ve ihtirası, sarı ise rahatlatıcıdır ve özgürlüğü temsil eder. O nedenledir ki terapi odalarının çoğu sarıya boyanır… Beynin çalışma sistemini belirleyen etkenler
İnsan beyninde hangi lobun etkin olacağı yüzde 30 oranında doğuştan belirleniyor. Yüzde 70'ini ise sonradan, bizi ailemizin yetiştirmesine göre geliştiriyoruz. Genelde anne ve babamızın baskın lobu neyse, biz de onu geliştiriyoruz. Sonra anaokulu dönemine kadar hayatımızda önemli olan birçok şeyi öğreniyoruz. Bu süreç 7 yaşına kadar tamamlanıyor. Kiminle evlenirsek mutlu oluruz, kiminle aynı departmanda uyumlu çalışabiliriz? Bu soruların cevabını lobların baskınlığı veriyor. Beynimizde hangi lobun baskın çalıştığını bilirsek, karşımızdakiyle ona göre iletişimde bulunabiliriz.
Psikolog ve NLP uzmanı Adalet Bağdu'ya göre, Ned Herrmann'ın yarattığı test olan 'Herrmann Brain Test' ile belirlenen sonuçlarla, insan beyninin hangi lobunun baskın çalıştığı ortaya çıkıyor ve buna göre de insanların kişilik özellikleri şöyle bir seyir izliyor:

Mavi loblu insanlar
Maviler, beyninin sol ön lobu çok iyi çalışanlar arasından çıkar. Analitik olurlar, her şeyi mantık çerçevesinde değerlendirirler. Yaşamı, aşkı, sevgiyi formüle etmeye çabalarlar ve bu, onların işidir. Bağdu'ya göre, 'Maviler' diğer lobları gelişmiş insanlara oranla sözel iletişimde geri planda olur. Bir insanın beyninin çalışması, sadece mavide kalıyorsa, onlardan teknik adamlar çıkar.
Maviler sadece mavide kaldıklarında, asosyal insanlar olurlar. Onların dış görünüşlerine bakınca, kılık kıyafetleri gündem dışıdır, arabaları eskidir. Onlar için sonuçlara gitmek önemlidir. Rakamlardan çok iyi anladıkları için, rakamsal problemleri olağanüstü hızlı ve başarılı bir şekilde çözerler. Birçok mühendis hep mavilerden çıkar, onlar sınıflardaki en iyi matematik öğrencilerdir. Adrenalin için sarı lobu ağır basanlarla evlenirler. Dalmak, araba yarışları, tırmanmak gibi adrenalin gerektiren sporları yaparlar. Maviler genelde iş dünyasındaki erkeklerdir. Kadınlar arasından daha az sayıda mavi çıkar. Çok başarılı projeleri olan insanlar olmalarına rağmen, her şeyi formüle ettikleri için, ilişkiyi de formüle ederler ve onlardan iyi yönetici değil, iyi sistem adamı olur. Aşkı bile matematiksel olarak değerlendirip, hayatı basamaklara bölerler. Eğitimde fizik-matematik dersleri çok başarılı olan öğrenciler olurlar.

Yeşil loblu insanlar
Beyninin sol altını kullananlar ise yeşiller. Bir insanda bu bölge çok gelişmişse, çok küçük yaşlarda bile her şeyi kategorize ederler. Oyuncaklarını bile renklerine göre ayırırlar. Çok güzel plan, organizasyon yaparlar. Detaycıdırlar, ödevlerini aksatmazlar, öğretmenlerinin en çalışkanları onlardır. Öğretmen ödevi kontrol etmemişse, neden etmediğini onlar sorar. Yeşiller, başarıya gitmede çok iyidir. Zamanla yarışma, teknolojiyi iyi kullanma, plan yapma onlar için kolaydır. Yeşiller söz odaklıdır. Şirketlerde büyük problemler yeşil yöneticilerden çıkar. Eğer bir yeşil yöneticiye vereceğiniz işi geciktirirseniz, kesinlikle ortalarda görünmeyin. Sizi iş bilincine saygı duymamakla suçlar ve çok kızar. Söz verilen bir randevuyu kaçırırsanız yine kızar. Yeşil, hayatını planlar ve bunu değiştirmez, garanticidir. Önümüzdeki yıl ne yapacağını biliyordur. Deprem çantasını arabalarında ve baş uçlarında bulunduranlar yine onlardır. Tatile gideceklerse 7-8 ayrı yerden fiyat alırlar, yaşam sigortası yaptırırlar. Kesinlikle risk almayı sevmezler, çünkü onların en nefret ettikleri şey problemdir. Problem sevmedikleri için de muhaliflerdir. Yeşiller, problem istemedikleri için detaya girerler. Riskten hoşlanmadıkları için karar verme sürecinde yavaş davranırlar, o nedenle kariyerlerinde gecikirler. Yeşillerden iyi hukukçular, siyasetçiler, satış pazarlamacıları, ekonomistler, doktorlar çıkar. Şirketlere iyi yönetici istiyorsanız, baskın lobu yeşil olanı tercih etmekte fayda vardır.

Kırmızı loblu insanlar
Beyninin sağ altı çalışanlar kırmızı lobludur. Türkiye'nin geneli kırmızıdır. Davranışları düşünsel değil, duygusaldır. Adalet Bağdu bu konuda şunları söylüyor: "Ülkeme, trafiğine bakıyorum. Bir insanın arabayı kullanışını genellediğim zaman, insanlar bedensel sürüyor arabalarını, oysa akılsal sürmeliler. Çok gürültüsü olan bir ülkeyiz ve bunun nedeni, bizlerin bedensel davranışımızdan kaynaklanıyor. Hanımefendilerin çoğu beyinlerinin sağ tarafını kullanır. Bir de duyguları mantık kısmına geçirip değerlendirmeden, beynin sağ tarafına alıyoruz. Mesela böyle bir yapıya sahip olan bayan yöneticiyse, karşısındaki güzel bir kadına iş vermiyor, çünkü kıskanıyor, kendine rakip görüyor. Kırmızılar duygusal ve iyi hitabetçiler, iyi arkadaşlık yaparlar, takım ruhları vardır. Meslek olarak halkla ilişkiler, sunuculuk yapabilirler, iyi psikologlar ve eğitmenler de kırmızılardan çıkar."

Sarı loblu insanlar
Beyninin sağ üstü çalışan insanlar. Sarı lob yaratıcı zekâyı simgeliyor. Yaratıcı lobu ağır basanlar, toplumun genelinin duygu, düşünce ve davranışının ötesinde hayatı algılayan, verileri yorumlayan insanlar. Sarılar farklı tasarımları, yaratıcılıkları olan insanlar. Onların davranışları, düşünceleri farklı olduğu için duygularını da farklı yaşıyorlar. Biz onlara çok uçuk-kaçık-marjinal diyoruz. Sarılar risk alırlar. Hayal kurarlar, yaratıcıdırlar, problem çözerler ve ilişkilerde problem çözücü olurlar. İlişkilere yatırım yaparlar. Büyük resmi görürler.

Loblar bir araya gelirse
İki sarı bir araya gelirse, gayet iyi olur. Yeni fikirler üretirler, eğlenmeyi severler, iyi departman arkadaşı olurlar ama finansı batırırlar. Sarılar yaratıcıdır ama çok fazla sorumluluk kaldıramazlar. İki sarı evlenirse uzun süre evli kalamazlar. Onlar adrenalinle beslenir. Sarılarda ikincil olarak baskın lob kırmızı ve yeşil olursa, belki evlilik sürer.
İki kırmızı birlikte olursa, Türk filmi olur. Birden bire birbirlerini çok sever aynı eve taşınır, birden dost olurlar. Ama burada sadece duygular vardır, sentez yapılmaz. İki kırmızı iyi yardımlaşır. Belki çok tartışırlar ama sonra birleşirler.
İki yeşil evlenirse, 50 yaşlarında ne yapacaklarını bile sistemli bir şekilde oluştururlar. Yaşamları, çocukları, her şeyleri garanti şekilde gider. Deprem bavulları hazırdır, tatilleri önceden bellidir.
İki mavi evlenirse negatif bir şey olmaz ama her şey durgun gider. İki mavi sinemaya giderse, iki uçta oturur ve çocuklarını ortada oturturlar. Molada ne alacakları bile bellidir. Onların geleceği planlanmıştır. Kitap çocuğu yetiştirirler.
Sarı ile kırmızı evlenirse burada özveride bulunan kırmızıdır, çünkü sarıyı sever ve onun uçukluklarına göz yumar. En çok dedikoduyu yapanlar da kırmızıdır.
Yeşil ile sarı bir arada olamaz ayrılırlar. Yeşil kuralcı, sarı kuralsızdır ve sarı planın olduğu yerde yaratıcı olamaz. En büyük çatışmalar sarı ile yeşil arasında olur. Yeşil ile mavi evlenirse son derece uyumlu olur
_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Beyin-Beynin İşleyişi-Beynin Sırları-Beyin Haritası

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Acemi Forum Eğitim & Öğretim :: Ödevler & Tezler & Projeler :: Biyoloji -
Powered by phpBB © Acemi Forum
Copyright © 2007 By [-İDLE-] & adegerli33